Said bin Amir ve Hubeyb bin Adiy

Bedir Harbi’nden sonra Hubeyb bin Adiy’i esir aldılar. O savaşta;  Ebu Cehil başta olmak üzere, yetmiş büyük kâfir öldürülmüştü. İntikam almak için hırslandılar. Hubeyb bin Adiy, onların eline geçince, müşriklerin kadınları, çocukları ve gençleri ne yapacaklarını saşırdılar. Ondört yaşında, henüz müslüman olmamış Said bin Amr isminde bir genç de müşriklerin, bu sahabeyi nasıl idam edeceklerini seyrediyordu.
Onlar, naralar atarak, idam etmek için Hubeyb’i götürdüler. Bundan sonrasını Said bin Amr şöyle anlatmıştır: “Ben de onların içindeydim. Hubeyb’i, öldürecekleri yere götürdüler, bu karmaşada Hubeyb’in sesini duydum:
– Bana iki rekat namaz kılmam için müsaade etmiyor musunuz? Diye, onlardan müsaade istedi. Müsaade ettiler; huşu ve tazarru içinde, rükûlu ve secdeli iki rekat namaz kıldı ve müşriklerin  reisine dönerek şöyle dedi:
– Ölümden korkarak namazı uzattığımı sanmayın, ölümden  hiç korkmuyorum.
Herkes ona vurmaya başladı. Onun mübarek etlerini parça parça yapıyorlardı… O yaralar içindeyken, ona şöyle sordular:
– Bizim seni bırakacağımızdan emin olsan, çocuklarının yanına gitmeyi mi tercih ederdin; yoksa Muhammed’in senin yerinde olmasını mı tercih ederdin, hangisi hoşuna giderdi? Hubeyd dedi ki:
– Benim yüzbin canım olsa ve siz bu şekilde devam etseniz, bu benim daha çok hoşuma giderdi. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin bir yerine bir diken eziyet verse ve rahatsız olsa onu kabul etmem. Böyle dediği zaman, kâfirler:
– Öldürün, öldürün!.. Diye bağrıştılar, daha da  hiddetlendiler ve o şekilde onu şehit ettiler.
“Ben onu unutamadım. Devamlı olarak rüyamda, uyanıkken, yürürken, evde otururken, onun iki rekat namaz kıldığı esnadaki hali ve vücudunun parça parça oluşu gözümün önüne geliyor. Ruhunu teslim ederken inleyişi, çektiği eziyetler, o anki hali, hiç gözümün önünden gitmiyordu. Ben müşriklerin yanına gittim ve:
– Ben, sizin yaptıklarınızdan vazgeçiyorum, müslüman oluyorum, dedim.”
Said bin Amr, müslüman olup Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile Medine-i Münevvere’ye hicret etti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ondan razı olarak vefat ettikten sonra, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’le her harpte hazır ve beraber oldu. Hz. Ömer zamanında, Hz. Ömer’e bazı tavsiyelerde de bulundu. Hz. Ömer:
– Ya Said! Kim, senin gibi tavsiyelerde bulunabilir? Dedi. Said:
– Sen ya Emire’l-Mü’minin; Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin ümmetine, Emirü’l-Mü’minin olan kimse! Diye cevap verdi. Hz. Ömer:
– Öyleyse ya Said, ben seni Humus’a vali olarak tayin edeceğim, dedi. Said:
– Ya Emire’l-Mü’minin, bunu yapma, dünyanın fitnesine girmek istemiyorum, diye yalvardı. Hz. Ömer:
– Hayır, bütün yükü hep benim boynumda mı bırakacaksınız, diye ısrar etti ve onu Humus’a vali olarak tayin etti.
(Evet, bu dinin mukaddes sancağı dimdik ayakta durabilmesi için herkesin bütün gücüyle bu hizmete, canla başla iştirak etmesi gereki-yordu. Said de bunu reddetmedi.)
Oraya gittikten sonra Humus’tan, Medine-i Münevvere’ye bir kafile geldi. Hz. Ömer onlara:
– Sizin oralarda, fakir ve ihtiyaç sahibi varsa söyleyin onlara ihtiyaçlarını göndereyim, dedi.
Onlar da fakirlerin isim listesini Hz. Ömer’e verdiler. Baktı ki; Said bin Amr’ı o listenin içine fakir olarak yazmışlardı. Hz. Ömer:
– Bu Said bin Amr kimdir? diye sordu. Halk:
– Ya Emire’l-Mü’minin! Bizim valimizdir, o da fakirdir. Vallahi günlerce, belki aylarca onun evinde ateş yanmıyor, dediler.
Hz. Ömer’in gözünden yaşlar aktı ve ona bin dinar para gönderdi. Para, Said bin Amr’ın eline geçer geçmez:
– İnna lillahi ve inna ileyhi raciun! Dedi ve eve giderken, sanki bütün dünya onun başına yıkılmış gibi mahzun ve üzgün gitti. Hanımı:
– Sana ne oldu, Ya Said? Diye sordu.  Said dedi ki:
– Benim başıma büyük bir bela geldi. Kadın tekrar sordu:
– Hz. Ömer mi vefat etti?
– Hayır, o vefat etmedi, ondan daha büyük bir şey oldu. Kadın yine:
– Müslüman ordusuna bir bela mı geldi? Diye sordu. Said bin Amr:
– Ondan da daha büyüktür, dedi. Kadın:
– Nedir bu daha büyük musibet? Diye sordu. Said:
– Emire’l-Mü’minin bize bin dinar göndermiş. Biz dünyada iken helak olacağız. Evimize fitne girdi. Helak olmadan hemen bunları dağıtacağız, dedi ve o gece hepsini dağıttı.
Bir müddet sonra Hz. Ömer, İslam ordusunu teftiş etmek üzere Humus’a geldi. Humus’un ehlini çağırdı ve sordu:
– Valiniz nasıldır, onun sizin üzerinizdeki hükümleri nasıldır?  Onlar dediler ki:
– Ya Emire’l-Mü’minin! Onun üç garip hali vardır. Ondan şikayetçiyiz. Hz. Ömer dedi ki:
– Vallahi, benim onun hakkındaki kanaatim, çok sadıktır. Ben sizin şikayetlerinize inanmıyorum. Yine de çağırıp bu konuda kendisine soracağım.
Said bin Amr’ı çağırdılar ve Humus halkını biraraya getirdiler. Hz. Ömer:
– Ya Said, bunlar, senden üç şeyde şikayetçi olduklarını söylüyorlar, ne dersin? dedi. Cevaben:
– Ya Emire’l-Mü’minin, şikayetleri ne ise söylesinler, yapamıyor isem onları düzelteceğim, dedi. Halk dedi ki:
– Ya Emire’l-Mü’minin! Sabahları yerine geç geliyor. Said bin Amr:
– Ya Emire’l-Mü’minin! Benim hizmetkarım, evime bakacak kimse olmadığı için sabahleyin evin ihtiyaçlarını karşılıyor, yemeklerini, hamurlarını kendi ellerimle yapıyorum. Ekmek yapıyorum ve onlara veriyorum, sonra çıkıyorum. Halka:
– İkincisi nedir? Diye soruldu. Halk:
– Ayda bir sefer, makamına hiç gelmiyor, dedi. Said bin Amr:
– Benim üzerimde bir kat elbisem vardır. Ayda bir sefer onu yıkı-yorum, onu kurutuncaya kadar da geç oluyor. O gün, onun için gelmiyorum, dedi. Hz. Ömer sordu:
– Diğer şikayetiniz nedir? Halk cevaben:
– Onun bir hali vardır. Aniden yere düşüyor ve uzun bir müddet  yerinden kalkmıyor, dediler. Hz. Ömer:
– Ya Said, bu nedir? Diye sordu. Said bin Amr şöyle anlattı:
– Ya Emire’l-Mü’minin, Hubeyb bin Adiy, Mekke müşriklerince şehit edilirken, ben de orada idim. Onun vücudu parçalanır ve kanlar fışkırırken, ona dediler ki:
– Bu halin mi hoş, yoksa Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve  sellemin şu an senin yerinde olması mı? O da dedi ki:
– Çocuklarımın hepsi bu şekilde ölse de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin bir yerine bir diken değmesine razı olmam!
– O zaman, ben de o cemaatin içinde olduğum için korkuyorum, ona yardım edemedim. Daima bu konuda Allah-u Zülcelal’den korku-yorum ve hatırladığım zaman bayılıp düşüyorum. Acaba Allah-u Zülcelal beni affetmeyecek mi?..
Hz. Ömer bu sözler üzerine, ona yine bin dinar verdi ve o da eve gitti. Aynen eskisi gibi hanımı:
– Elhamdülillah biz zengin olduk. Emirü’l-Mü’minin sayesinde, bir hizmetçi tutabileceğiz. Artık sana ihtiyacımız yok! Dedi. Biraz rahat edeceğiz, diyerek sevindi, rahatladı. Kocası:
– Ey hanım, evet ihtiyaçtır. Ama ben sana bir şey söyleyeceğim. Onu öyle bir zata vereceğiz ki, o muhakkak bize yine geri verecek ve en çok ihtiyacımız olduğu zamanda verecek, hem de bugünkü ihtiyaçlara hiç benzemeyen bir ihtiyaç! Hanımı:
– Nedir? Dedi. O da:
– Allah-u Zülcelal’e teslim edelim, Allah’a borç verelim, O, muhakkak bize çok ihtiyacımız olduğu bir zamanda geri verecek, dedi. Hanımı yine mecbur kaldı ve:
– Sen bilirsin! Dedi. Said:
– O zaman filan yetimlere ve filan dul kadına bunları götür ver, diyerek, hepsini aynı saatte dağıttılar…”  (Buhari, İbn Hişam, İbn Sa’d)

Dersler ve İbretler
Keşke onların vücudunda bir kıl olabilseydik! İşte, o zaman ne mutlu bize! Onlar, şimdi cennette nasıl geziyorlar, yerleri nasıldır, ancak Allah bilir…
Onlar vücutlarını parça parça ederken, “Biz de insanız” diyebilirlerdi. Ama demediler. Bizimse hizmetimiz çok kolay; bir namaz, bir oruç, bir İslam hizmeti. Bari bunlardan geri kalmayalım.
Şeytan ve nefis bizi kandırmasın. Bir, ashabın hayatına bakalım; bir de kendi hayatımıza… Eğer -Allah muhafaza- Allah-u Zülcelal bizi onlar gibi imtihan etseydi, onların yerinde olsaydık, bu gevşeklikle asla imtihanı kazanamayacaktık.
Oysa Hubeyb onlara uysaydı, onu öldürmeyeceklerdi. İşte, bizim de kendi nefsimize acımamamız lazım, “Ben rahatsızım, hastayım, ben namazı geç kılacağım veya İslami hizmetimi yürütemeyeceğim” gibi nefs ve şeytan oyunlarına uymamamız lazımdır.
Ashab-ı Kiram’ın hayatını hatırlamak lazım, onlara, hiç olmazsa denizden bir damla da olsa benzememiz gerekmektedir. Yapamadığımız zaman da düzelmek için kendi nefsimizi kusurlu bilmemiz lazımdır.
Her geçen gün, onlara benzemek için çalışmalıyız. Çünkü onlara mutabaat, Allah-u Zülcelal’in rızasına doğru gitmektir. Çünkü Allah-u Zülcelal onlardan razıydı, biz de onlara mutabaat edersek, Allah-u Zülcelal’in rızasına, bir adım daha yaklaşmış oluruz.
Mesela, nefsimiz sabah namazına kalkmak istemiyor ya da gece namazı kılmak istemiyor; eğer nefsimize bu şekilde uyarsak onlara mutabaat etmemiş oluruz. Çünkü onlar ibadet hususunda çok titiz idiler. Onlara uymak yapmak istiyorsak, nefsimize muhalefet edelim.

You may also like...

Menü