Peygamberimiz (s.a.v.)’ in Engin Şefkati

Hz. Adem ile başlayan nübüvvet zincirinin son halkası olan Peygamberimiz (s.a.v.), her şeyiyle örnek bir insandı. Onun hayat hikâyesi başka insanlarınkine benzemez. Onun hayatının her karesinde bizim için dersler vardır. O, aynı zamanda fiilleriyle ve konuşmalarıyla Kur’an’ın adeta bir tefsiri, bir haşiyesi hükmündedir. 

Çünkü Resulullah’ ın terbiyecisi bizzat Allah u Teala’ dır. Bundan dolayı her Müslüman Peygamberimiz(s.a.v.) in hayatını tüm detaylarıyla öğrenmelidir. Peygamberimizin hayatını bilmek, günlük ibadetlerimiz ve muamelelerimiz için gerekli olduğu gibi İslam’ a hizmet ederken karşılaşacağı sorunları çözmek için de gereklidir. Bir tebliğcinin de ne yapacağını, nasıl bir tavır takınacağını bilmesi bakımından Peygamberimiz(s.a.v.) in hayatı en güzel örnektir. 

Hiç şüphesiz Peygamberimiz (s.a.v.)’ in İslam’a davet metodunun en önemli özelliklerinden biri şefkat ve merhametidir. Tevbe Sûresi 128 ve 129 ayette Allah u Teâlâ şöyle buyuruyor. “Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.(Ey Muhammed!) Yüz çevirirlerse de ki: Allah (c.c.) bana yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O’na güvenip dayanırım. O yüce Arş’ın sahibidir”. 

Her şeyi ile örnek bir insan olan peygamberimiz, davet yolunda karşılaşacağımız musibet ve belalara, insanların bizi kınamasından dışlanmaya kadar ama her şeyde bize nasıl bir tavır takınacağımızı hayatıyla bildirmiştir. 

Peygamberimizin Taif’te uğradığı muameleye karşı takındığı tavır bunun en güzel örneğidir. 
Mekke döneminde Allahın Resulü çok zor dönemler geçirdi. Alay, hakaret, işkence devirlerinden sonra bütün ilişkilerin kesildiği bir boykot uygulandı. Yoksul Müslümanların sığındığı Ebu Talip mahallesinden bebek ağlamaları yükseliyordu. Açlık had safhaya ulaşmıştı. Ebu Talip, yeğenine tâbi olma cesareti gösteremese de oğullarının imanına mani olmuyor, onları himaye ediyor, müşriklere teslim etmiyordu. 

Kabilesinin yaşlısı olduğu için müşrikler de onun hatırını sayıyor, Peygamberimiz (s.a.v.)’i öldürmekten uzak duruyorlardı. Ama Ebu Talip’in vefatıyla birlikte Peygamberimiz (s.a.v.) için en zor dönem başlamıştı. Artık Allah’ ın Resulü için Mekke’de tebliğ etme imkânı kalmadığı gibi, can emniyeti dahi kalmamıştı. 

Allahın Resulü İslam’ a davet etmek ve Müslümanlar için bir sığınak bulmak ümidiyle Mekkeli ailelerin ve amcası Abbas’ ın da bağ- bahçe edindiği Tâif şehrine gitti. Tâif’te yerleşmiş olan Sakîf kabilesini Allah(c.c.)’a iman etmeye davet etti. Fakat ne yazık ki onlar da Rasulullah’ı reddettiler. Üstelik Arap örfünün gereği olan misafirperverliği de göstermediler. Hatta ayak takımını kışkırtıp Rasulullah’ ı taşlamaya sevk ettiler. 
Resulullah efendimiz şehri terk ederken ayakkabıları Allah yolunda dökülen mübarek kanıyla dolmuştu. O’nu, atılan taşlardan korumaya çalışan fedâkâr sahâbî Hz. Zeyd de yaralanmıştı. 

Hz. Zeyd vücudunu Allâh Rasûlü’ne siper ederken bu cahil kavme şöyle sesleniyordu:
“–Ey Tâif halkı! Taşladığınız kimsenin bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?!.” 
Başta Cebrâîl -aleyhisselâm- olmak üzere melekler, Allâh Teâlâ’dan izin alarak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına koştular:
“–Yâ Resulullah! Emir buyur, bu kavmi helâk edelim!” dediler.
O şefkat ve merhamet Peygamberi, uğradığı bu fecî muâmele karşısında bile bedduâ etmeyip; “ Hayır, benim kavmim bilmiyor.” dedi.
Daha sonra bir ağacın altına oturdu, ellerini Allah’ a açarak:
“Allah’ım gücümün tükenişini, çaremin bitişini ve insanların gözünde değersiz görülüşümü sadece Sana şikâyet ediyorum. 
Ey merhamet edenlerin en merhametlisi! Beni kime havale ediyorsun? 
Beni bütün kabalığıyla karşılayacak bir düşmanıma mı?
Yoksa işimi eline verdiğin bir yakınıma mı? 
Sen bana kızgın olmadıktan sonra başkasının düşmanlığına hiç de önem vermem. Şu kadar var ki, senin afiyetin beni de içine alacak kadar geniştir. 
Gazabını bana çevirmenden öfkeni üzerime indirmenden, gökleri ve yeri aydınlatan karanlıkları dağıtan, dünya ve âhiret işleri onunla yoluna giren kerim Zâtının nuruna sığınıyorum. 
Sen razı oluncaya kadar Senin rızânı dilemeye devam edeceğim. Kötülükten sakınma, iyiliğe güç yetirme sadece Senin yardımınladır” diye niyazda bulundu. 

Peygamber Efendimizin şefkati; O’nun en güçlü olduğu ve intikama güç yetirebileceği zamanlarda da en yüksek bir şekilde tezahür ederdi. Mesela geçmişte kendisine böyle kötü muamele eden Sakiflileri Huneyn savaşında yenmiş ve ailelerini esir olarak ele geçirmişti. Onları böyle boyun eğdirdikten sonra istese geçmişteki çirkin davranışlarının ve uzun zaman İslam’a düşmanlık etmelerinin cezası olarak kötü muamele edebilirdi. Ancak Efendimiz ganimetten kendi payına düşen hissesiyle esirleri satın alıp ailelerine iade etti. Onu gören ashabı da hisselerine düşen esirleri salıverdiler. 

Efendimizin eski düşmanlarına karşı böyle kerim davranışı, birçok kabilenin kendiliğinden İslam’ a girmesine vesile oldu. Mekke Fethi sırasında Resulullahın “affedilmeyecekler” listesinde bulunan Ebu Cehlin oğlu İkrime, Yemen’ e kaçmıştı. Hanımının ricası üzerine Rasulullah (s.a.v.) onu affedeceğini söyledi. İkrime Rasulullaha gelerek iman etti. Daha sonraları yapılan tüm savaşlarda en ön saflarda bulundu. Kılıçla yola gelmeyen İkrime adeta Resulullahın sıcak şefkati ile feth olmuştu.

Peygamberimiz (s.a.v.) hiçbir zaman nefsi adına intikam almadı, hatta bedduada dahi bulunmadı. Amcası Hz. Hamza’ya yaptığı çirkin muameleye rağmen Vahşi’yi ve Ebu Süfyan’ın hanımı Hindi de affetti. 
Efendimiz gereksiz yere savaşa girmezdi. Hudeybiye’ de sırf barış olsun ve savaş çıkmasın diye, tüm sahabelerin karşı olduğu ve zahiren Müslümanların aleyhinde gibi görünen o anlaşmayı imzaladı. Anlaşma gereği düşmana iade edilen Hz. Ebu Cendel’in sitemlerini içi yanarak dinledi. Savaşa giderken bile, “Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin! Allah’tan afiyet dileyin! Onlarla karşılaştığınız zaman sabredin! Bilin ki, cennet, kılıçların gölgeleri altındadır.” diye tavsiyede bulunurdu. 

Günümüz Müslümanları Resulullahın bu şefkat ve merhametini iyi anlamaları lazım. Zira bizim işimiz daha zor. Çünkü Resul ü Ekrem efendimiz ve sahabe i kiram İslam’ ı müşriklere tebliğ ediyorlardı. Ama günümüz tebliği daha büyük bir hassasiyet ister. Biz ise kendini Müslüman gören ama dini imanı ve ameli tahrifata uğramış bir toplumla karşı karşıyayız. Öyleyse daha nazik, daha şefkatli olmalıyız. Netice itibarı ile bu tebliğden ziyade bir tashih ameliyesi olacağından nasihat ve hikmet temel meşrebimiz olmalıdır. 
Bugün İslam aleminin yaşadığı felaketler ve işgaller hep bu İslam’ a hizmet adına başvurulan şiddet ve sertlik yüzünden değil mi?

İSLAMİ HAYAT DERGİSİ

You may also like...

Menü