Müslüman Uyarılmayı Kabul Eder

previewGAFLETE DÜŞENE; ‘GEL KARDEŞİM…’ DİYELİM

Müslüman uyarılmayı kabul eder

Vaaz, nasihat, emr-i bilmaruf ve nehy-i anil-münker yap, yani iyiliği, hakkı tavsiye et ve kötülüğü uzaklaştır! “Hatırlat, zikir (hatırlatmak) ve vaaz müminlere fayda verir.” (Zariyat, 55) Hepimiz biliriz ki fasıklara, günahında ısrar edenlere, Kur’an, Tevrat ve İncil’in hepsini okusan da onun kulağına girmez, bunlardan bir fayda görmez. Bakınız Allah-u Zülcelâl ne buyuruyor; “Vaaz, nasihat, müminlere fayda eder.” Demek ki, burada bize Allah-u Zülcelâl tarafından bir emir vardır ki, mümin sıfatıyla bu nasihatlerden faydalanmamız gerekmektedir. Bazı insanlarda olduğu gibi hiç kulağına girmemek, bir kulağından girip öbür kulağından çıkmak ya da duyup da tatbik etmemek şeklinde olmamalıdır. Nasıl ki, bazı insanlar, “İşte, şu kişilerin kararları kâğıt üzerinde kaldı, hiç bir fayda sağlamıyor, tatbik edilmiyor” diyorlarsa vaaz da böyledir. Hakikaten, tatbik edilmeyen kararın hiç bir faydası yoktur. Bunun için vaazlarda anlatılanları tatbik etmek lazımdır. Söylenen emir ve nehiyleri yerine getirmek lazımdır. Elden geldiğince nefis ve şeytanla mücadele ederek o vaazları tatbik etmeye çalışmalıdır. Buna ek olarak insan; kalbine, ruhuna, sırrına, Allah ile kendi arasındaki duruma daima dikkat etmelidir. İnsan manevi olarak düzeldiği zaman, o maneviyatın düzelmesiyle, mutlaka zahiri azaları da düzelecektir. İnsanın maneviyatı, kalbi, sırrı iyi olmadığı zaman, o kişi ne kadar mücadele etse, gayret gösterse de kendini düzeltemez. Bunun için Ashab-ı Kiram, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme, bu tür manevi hastalıkların tedavi etmesi için çok soru sormuşlar ve bu konuda çok gayret sarf etmişlerdir. Çünkü insana maneviyat bakımından hastalık veren, yedi tane büyük kalbi hastalık vardır. Kıyamet Günü bunlardan her birisi cehennemin bir kapısı olacaktır. Haset, kibir, ucub gibi sıfatlar, Kıyamet Günü’nde insanın Cehennem ateşine atılmasına sebep olacak sıfatlardır. Hz. Muaviye’nin ilk müslüman olduğu sıralarda, maneviyat bakımından noksanlığı vardı. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hemen onu ikaz etti ve ona; “Ya Muaviye! Kalbindeki zerre kadar kalbi amel, dağlar gibi zahiri amelden daha eftaldir” dedi. İşte, bunun için insanın kalbini, ruhunu, sırrını, kendisiyle Allah arasındaki durumu düzeltmesi, Allah’ın katında çok makbuldür. Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ki, kendi nefsini kötü sıfatlardan (manevi hastalıklardan) temizleyen iflah olmuştur.” (Şems, 9) Bakınız Ashab-ı Kiram nasıldı; bir kimse, bir olay üzerine, Hz. Ömer’e radıyallahu anhu; “Ya Ömer! Allah’tan kork!” diyor. O kimse öyle dediğinde, Hz. Ömer radıyallahu anhu, yanında Allah’ın ismi anıldığı için, Allah’ın mübarek ismine hürmet etmek için, mübarek yanaklarını yere sürmüş, o şekilde saygıda, tazimde bulunmuştur. Harun Reşid’e, ordusuyla, askerleriyle atlı olarak bir yere giderken, yolda birisi; “Ya Harun! Allah’tan kork!” dedi. Bunun üzerine Harun Reşid ve ordusundaki bütün askerleri, Allah-u Zülcelâl’e tazim ve hürmet göstermek için atlarından inmişlerdir. İşte bu insanlar, manevi olarak nefislerini temizlemiş kimselerdir. Şimdi sen her hangi bir müslümana; “Allah’tan kork!” desen, “Sen kendine bak!” diyecektir… Oysa bakınız, anlattığımız kimseler Emiru’l Müminin, yani devlet başkanı oldukları halde, o söze nasıl karşılık verdiler. Onlara; “Allah’tan kork!” denildiğinde, nasıl karşılık veriyorlardı! Onlar ne kadar tevazu sahibi, ne kadar da alçak gönüllüydüler. Onlarda; kibir, riya, ucub, nefis vs. yoktu. Bunlar bizim için çok büyük bir örnektir.

‘Sen kendine bak!’ (!)

Dediğimiz gibi zamanımızda, bir kimseye; “Allah’tan kork!” deseniz, hemen; “Sen kendine bak, ben korkuyorum” veya; “Sen kendine bak, bana karışma” diyecektir. Dikkat edin! Bu söz çok büyük bir günahtır. Çünkü bu, kardeşinin nasihatini kabul etmemektedir. Oysa Allah (celle celaluhu) “Vaaz ve nasihat, müminlere fayda verir” buyurmaktadır. Demek ki öyle cevap veren bir kimsede, mümin sıfatı yoktur. Buna çok dikkat etmemiz lazımdır. Olur ki, bir arkadaşımız bize nasihat ederse; “Başım gözüm üstüne. Hay hay, senin dediğini yaparım. Senin dediğin, benim ebedi saadetimi kazanmama sebeptir” diye, düşünerek kabul etmemiz ve ona karşı çıkmamamız lazımdır. Çünkü ayette buyurulduğu gibi müminler nasihatten faydalananlardır. Bunun için güzel bir sıfat olan uyarıya, nasihate açık olmaya çalışalım. Hz Ömer radıyallahu anhu ölümün var olduğunu bildiği halde, maaşla adam tutmuş ve her gün, o kişinin gelip kendisine: “Ölüm var! Ölüm var!” diye, uyarıda bulunmasını istemiştir. Niçin? Çünkü bir başkası tarafından kendisine hatırlatma ve nasihatte bulunulmasını arzu ediyordu. İşte, hepimizin, böyle birbirimizden gelecek uyarı ve nasihatlere açık olması gerekmektedir. Keşke, mümin kardeşimiz bize her fırsatta; “Bak gaflete düştün, hemen zikir yap, şu günahı yapma” dese… Keşke her zaman bize böyle seslenseler… Niçin? Çünkü bu, ebedi saadetimizi kazanmaya sebeptir. Bizden öncekiler niçin daima kendilerine nasihat edilmesini istiyorlar, hatta üzerine para veriyorlardı? Demek ki onlar, ayet-i kerimenin hakkını vermeye gayret ediyorlardı. Kişi, bir kimse kendisine nasihat ettiği zaman, eğer İslam ahlakıyla ahlaklanmış ve mümin kardeşini seviyorsa bilecek ki, o nasihat eden şahıs, beni mümin kardeşi olarak gördüğü, beni sevdiği için bana nasihatte bulunmaktadır. Çünkü müminlerin arasında muhabbet ve sevgi bağı vardır. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede “Şüphesiz müminler kardeştir.” (Hucurat, 10) Kişi düşünecek ki, bu benim mümin kardeşim olduğu için bana nasihatte bulundu ve hemen kabul edecek. Allah için birbirini sevmek Allah (celle celaluhu) indinde çok makbuldür ve birbirini sevenlere, Kıyamet Günü’nde çok büyük bir mükâfat verecektir.

İbrahim bin Edhem’e âşık olan adam

İbrahim bin Edhem kuddise sırruhu bildiğiniz gibi, malını mülkünü bırakıp fakirlik içinde yaşadı. Bir gün, o fakir haliyle, bir camiye gitti. Namazını kıldıktan sonra, (onu tanımayan) müezzin camiyi kapatmak için onu dışarıya çıkarmak istedi. O; “Benim kimsem yok, ben garibim, yabancıyım, bu gece burada kalayım” dediyse de müezzin; “Hayır, yabancılar camiyi soyuyorlar, hırsızlık yapıyorlar, ben kimseyi içeride bırakmam” dedi. İbrahim bin Edhem; “Ben nereye gideyim, tanıdığım kimse yok, hava soğuk, bu gece burada kalayım” diye yalvardı. Müezzin onca yalvarmaya kulak asmayarak, kabul etmedi ve onu eliyle çekip yüzüstü sürükleyerek dışarı çıkardı. İbrahim bin Edhem kuddise sırruhu, kapının önüne konulunca ilerde ateşi yanan bir hamam gördü. Hamamın kapısına gelerek, oraya girmek istedi ve hamamın ateşini yakan şahsa selam verdi. Hamamcı selamını almadı, yalnız eliyle ‘otur’ diye işaret etti. İbrahim oturdu, fakat adamın haline hayret etti. Çünkü adam bir sağa, bir sola bakıyordu. İbrahim, bu adam beni öldürecek mi, ne yapacak acaba, selamımı da almadı, diye düşünmeye başladı. Adam işini bitirdikten sonra; “Aleyküm selam” dedi. İbrahim ona; “Ya mübarek! Niçin selamımı verdiğim zaman almadın?” diye sordu. Adam; “Ben burada ücretle çalışıyorum, işimle meşguldüm. Bunun için işimi bitireyim de sonra selama cevap vereyim diye düşündüm” dedi. “Peki, o sağa sola bakmak neydi?” diye sorunca İbrahim bin Edhem, adam; “Ben bir sağa bakıyorum, bir sola bakıyorum, bilmiyorum ki Azrail aleyhisselam canımı hangi taraftan gelip alacak. Bu şekilde her an ölümü bekliyorum” dedi. Ve devamla; “Ben Allah için İbrahim bin Edhem’i öyle seviyorum, ona öylesine aşığım ki, ‘Ya Rabbi! Onu bir görsem de öyle canımı alsan’ diye, dua ediyorum” dedi. Bunun üzerine, İbrahim bin Ethem; “Eyvah! Allah beni senin yanına nasıl getirdi biliyor musun? Yüzüstü sürünerek senin yanına geldim, Allah senin duanı nasıl kabul etmez! Öyle kabul etti ki, yüzüstü sürünerek geldim. Sana müjdeler olsun, ben İbrahim’im” dedi. Öylesine candan kucaklaştılar ki, neredeyse muhabbetten birbirlerini yiyeceklerdi. O sırada adam dua etmeye başladı; “Ya Rabbi! Benim isteğim yerine geldi, emanetini al” dedi ve hemen oracıkta, İbrahim bin Edhem’in kucağına yığılıverdi. İşte bakınız, onlar, Allah için birbirlerini böyle seviyorlardı. Oysa dünya için birbirini sevmenin faydalı bir neticesi yoktur. İnsanlar birbirlerini dünya için sevdikleri zaman, birinin dünyalığı kalmadığında, sevgi ve muhabbetleri de sona eriyor. Ama Allah için olan muhabbet ise kıyamete kadar devam ediyor, hatta haşir meydanında, ahirette de devam ediyor.

Arkadaşına sahip çık!

Nasıl, dünya hayatında bir tehlikeyle karşılaştığımızda, hemen arkadaşımızı o tehlikeden kurtarmak için yardıma koşuyoruz, aynı o şekilde, ahiret bakımından da birbirimize yardımcı olmamız lazımdır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor; “Cennet, size ayakkabınızın bağından daha yakındır.” Demek ki insan günah işlediği zaman sanki cehennemin içinde, sevap işlediği zaman da cennetin içindedir. Bir arkadaşımız bir hataya (günaha) müptela olduğu zaman, cehennemin içindedir. Öyleyse onu cehennemden çekip çıkarmak lazımdır. Niçin geçici bir hayat olan dünyanın tehlikesinden onu koruyoruz, muhafaza ediyoruz da ebedül ebed, hiç bitmeyecek olan ahiretin musibetinden, tehlikesinden onu muhafaza etmiyoruz? Dünya hayatı, hakikaten göz önünde olduğu için arkadaşımızın başına bir musibet geldiği zaman, hemen ona “Başın sağ olsun”, “Geçmiş olsun” diyoruz, oysa ahiretin musibetine gelince, yokmuş gibi davranıyoruz, onu bu musibetten dolayı taziye etmiyoruz. Halbuki, bu çok daha büyük bir afettir! Dikkatle düşünelim; iki tane dost, ahbap var. Bunlardan birisi namaz-niyazlı, diğeri ise namaz kılmıyor, her pisliği yapıyor. Bunlar yan yana geldiğinde, birbirlerinin hatırını soruyorlar. Birisi “Ben iyiyim” diyor. Öbürünün hatırını sorduğunda, o da “Ben de iyiyim” diyor. Oysa “İyiyim” demesine rağmen pislik içindedir, namaz kılmıyor, günah işliyor, cehennem ateşinin içindedir! Öbür namaz-niyazlı arkadaşı; “Evet, sen de iyisin” diyor. Beraber yemek yiyorlar, çay içiyorlar, sohbet ediyorlar. Oysa arkadaşı, az bir musibete uğrasa, bir trafik kazası geçirse, yahut da bir tarafında yara çıksa, hemen “Geçmiş olsun, ne oldu sana!” diyecektir. Oysa ahiret bakımından musibete uğradığı, Allah’ın azabının içinde olduğu zaman, sanki bir şey yokmuş gibi davranmaktadır! İnsanlar, sanki ahiret kendilerinden uzakmış gibi davranmakta, gaflet uykusunda uyumaktadırlar. Bu konuda çok dikkatli olalım. Birbirimize sahip çıkalım. İslam ahlakına uygun bir şekilde, kardeşliğin gereği olarak, birbirimize, yumuşak bir dille, iyiyi ve güzeli, hakkı tavsiye edelim. Kötü hal ve davranışları olan kardeşlerimizi nefsi ve şeytanıyla baş başa bırakmayalım: “Gel kardeşim, bak biz böyle yapıyoruz, şunları yapmıyoruz, Allah-u Zülcelâl bunu yasaklamıştır” diyelim. Hep birlikte, el ele vererek, Allah’a doğru yürüyelim, inşaallah.

Seyda Muhammed Konyevi Hz.

You may also like...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Menü