Kur’an Ahlakı Kalbe Şifadır

Allah azze ve celle Kur’an-ı Kerim ile bize kulluk hayatımız için gerekli, ihtiyacımız olan her şeyi indirmiştir. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor ki:

“Ey insanlar, Rabbinizden size sinelerde olana bir şifa ve mü’minler için bir hidayet ve rahmet olmak üzere bir öğüt, geldi.” (Yunus Suresi, 57)

Yani Allah azze ve celle buyuruyor ki, “Ku’ran sizin kalpleriniz için, hidayetiniz için bir rahmettir, bir şifadır.” Çünkü Kuran-ı kerim, bizim selametimize vesile oluyor, kalplerimizin manevi hastalıklarına şifa oluyor. Öyleyse daima ona müracaat edelim. 

Kuran-ı Kerim ayetleri, bizim kalplerimizin şifası için bir eczanedir. Nasıl ki bedenlerimizin hastalıkları için eczanelere gidiyoruz, bir de kalplerimizin hastalıkları vardır, onların şifası Kur’an ayetlerindedir. 

Bu nasıl olacak derseniz; Hz. Aişe radıyallahu anhâ annemize soruyorlar, “Peygamberimizin ahlakı nasıldı?” “Peygamberimizin ahlakı Kur’an’dır” diye cevap veriyor. (Müslim, Müsafirun, 139)

Demek ki, Kur’an-ı Kerim insanların kalplerine böyle şifa oluyor. Onun içindeki, Allah’ın emir ve nehiylerini yerine getirdiğimiz zaman, kalplerimiz manevî hastalıklardan şifa buluyor. 

Bunu zaten gözümüzle görebiliyoruz. Bir insandan başlayalım, sonra bir ailede, sonra bir köyde, bir kasabada, bir şehirde Kur’an ahlakı yaşandığı zaman, onun emir ve nehiylerinin yaşandığı yer hem dünya cenneti, hem ahiret cenneti oluyor.

Eğer şu şehirde Kur’an ahlakı olsa, dükkân sahipleri evlerine giderken kapılarını bile kapatmasalar bir şey olmaz. Akşam kapılarını açık bırakıp evlerine gitseler, sabah geldiklerinde bir zerreleri kaybolmadığını görürler. Ne kadar güzel öyle değil mi?

Ne kadar anlatsam bitmez. Komşu hakkı için de böyledir. Eğer komşunda Kur’an ahlakı varsa huzurlu olursun, çünkü bilirsin ki o senin canına, malına, namusuna göz dikmez hatta onlara nöbetçidir. Ama Kur’an ahlakı değil de şeytan ahlakı ise o zaman gece huzurlu uyuyamazsın, “Acaba benim evime, namusuma zarar gelir mi?” diye… 

Dünya da, ahiret de Kur’an ahlakıyla cennet oluyor. Öyleyse çaremiz Kur’an’ın emir ve nehiylerine uymaktır. 

“Kalbime Hayır Tohumu Ek” 

Allah-u Zülcelal’den hayır için tevfık isteyelim: “Ya Rabbi bana hayır nasip et daima,” diyelim Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem gibi, dua edelim: “Ya Rabbi benim kalbime hayır tohumu ek, bize hayır yapmayı nasip et,” diye isteyelim. 

Bir kişi böyle dua ettiği zaman, Allah azze ve celle o kulunu şeytana teslim etmez. O kişi Allahın hıfzındadır, Allah azze ve celle onu muhafaza edecektir. 

Dua etmek Allah katında çok makbuldür, çok kıymetlidir. Allah-u Zülcelâl buyuruyor: 

“Dua edin, icabet edeyim” (Mümin: 60) 

Yani Allah azze ve celle bize diyor ki, siz dua edin ben kabul edeceğim.

Musa aleyhissem Allah azze ve celleye o kadar çok dua ediyordu ki, hatta tuza ihtiyacı olunca tuzunu da Allah’tan istiyordu; “Ya Rabbi tuzum kalmadı, senden tuz istiyorum” diyordu. Çünkü insana her şeyi Allah azze ve celle veriyor. 

Bizim iş yapmamız, incecik bir ip gibidir, basit bir sebeptir. Asıl icad eden, hakiki fail, fail i mutlak Allah’tır, azze ve celle… Onun için O’ndan isteyelim.

Nefis Aldanır Akıl Aldanmaz 

Nefsimiz, kalbimizin arkasına gelip ona fısıldar, çünkü o çok arsızdır, biliyorsunuz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem buyuruyor: “Sizin en büyük düşmanınız, koltuğunuzda sakladığınız nefsinizdir.”(Beyhaki, 157)

O kalbin arkasına gelir, ona fısıldar, aklın arkasına gelmez. Niçin? Çünkü akıl onun dediklerini kabul etmez ki. Akıl bilir ki, muhakkak öleceksin, onun dediklerini yaparsan cehenneme gideceksin. 

Nefs akıl edemez, çünkü nefs çocuk gibidir. Nasıl ki bir çocuğun yanında kilolarca altının kıymeti yoktur, bir şeker versen onları sana veriverir. Onun gibi, nefs de öyledir, Allahın rızasını, ebedi ahiret hayatını ufacık bir zevk-u sefa ile değiştiriyor. İşte nefs böyledir, böyle yaramazdır. 

Nasihat ettiğin zaman akıl kabul ediyor, çünkü biliyor ki ölümden sonra ebedi hayat var, bunun için çalışmam lazım, bunu kabul ediyor ama nefs bunu kabul etmek istemiyor ve akla baskın geliyor, onu mağlup ediyor. 

Bu sebeple insanın, Allah-u Zülcelalin verdiği cüz-i iradesini, seçme gücünü, aklından yana kullanması lazımdır, nefsinden yana değil. Eğer insan nefsinden yana olursa, akıl nefse esir kalacaktır. Biz eğer tercihimizi akıldan yana kullanır, nefsi mağlup eder, aklın arkasından gidersek çok güzel mükâfatlar elde etmiş olacağız, inşaallah. 

İnsan nefsini azarlayıp, mağlup etmeden Rabbini razı edemez, mümkün değildir. Bu yüzden nefsimizi hesaba çekelim, onu azarlayalım, mağlup edelim. 

Her an nefisle mücadeledeyiz. Bir bakıyoruz dışarıda hava çok soğuk, kar yağıyor, fırtına var. Nefs diyor ki bu soğuk havada abdest alacaksın, evden çıkıp camiye gideceksin. Boş ver, gitme… 

İşte o zaman nefsine nasihat edeceksin, diyeceksin ki, “Bak şimdi sen abdest aldığında, abdest azalarından suyla birlikte günahların dökülecek. Camiye gittiğin vakit, her bir adımın için bir günahın affedilecek, bir sevap yazılacak ve Allah’ın yanında bir derece yükseleceksin. 

Camiye giderken bastığın topraklar ve taşlar ahiret gününde senin lehine şehadette bulunacak, ‘Ya Rabbi bu kul bana basarak, senin için camiye geldi, ben şahidim,’ diyecek.” İşte nefsimize böyle diyeceğiz, onun isteğine uymayacağız. 

Her işte bir nefsimizin dediği vardır bir de Rabbimizin istediği vardır. Biz Rabbimizin istediğini tercih edeceğiz. Sabah namazı olduğunda nefsimiz yatmak istiyor, orada çok yeniliyoruz. “Kalkamıyorum uykudan” diyor veya kalkıyor nefis tekrar yatmak istiyor. 

Rabbimiz ise kalkmamızı istiyor, abdest almamızı istiyor, namaz kılmamızı istiyor. Daima Rabbimizin dediğini tercih etmemiz lazım. 

Önümüze ne gelirse gelsin hep böyle, bu şekilde mücadele edeceğiz. Sohbete gitmek istediğimizde nefsimiz diyor, “Sen işten geldin, yorgunsun.” O zaman da yine nefsimizle mücadele edeceğiz. 

Günahlar Manevi Zehirdir

Allah azze ve celle insanları çok mükerrem olarak yaratmıştır. Kıymetimizi bilelim. Ayet- i kerimede buyuruyor:

“ Andolsun ki Biz, Âdemoğlunu mükerrem kıldık…” (İsra: 70)

Bakın bütün kainat insan için yaratılmıştır, güneş, ay, bağ, bahçe.. her ne derseniz hepsi insanın menfaati için yaratılmıştır. 

Bize birisi bir bardak çay verse “Teşekkür ederim, Allah razı olsun” diyoruz. Allah azze ve celle biz doğduğumuzdan beri bize ikramlar yapıyor, bunları sanki kendi kendine geliyor bilmek yanlıştır. Hepsi Allah-u Zülcelal’den geliyor. 

Allah azze ve cellenin Peygamberleri göndermesi de insanlar içindir. Allah-u Zülcelâl insanları fıtrat üzere yaratmıştır, kâfirlerin çocuklarını da fıtrat üzere yaratmıştır, onları anne babası Yahudi yapıyor, Hıristiyan yapıyor. Onlar da hidayete müsait bir yaratılış üzeredir. 

Allah azze ve celle, o hidayete müsait olan fıtratı muhafaza etmek için Peygamberleri ve onlarla beraber kelamını göndermiştir. O yüzden biz de Peygamberlerle beraber gönderilen, Allah azze ve celle’nin emir ve nehiylerini yerine getirmeye gayret gösterelim.

Bizim için o selamettir. 

Kur’an ayetleri bizim için manevi gıdadır, nasıl ki Allah azze ve celle yeryüzünde bizim için maddî gıdalar yaratmışsa, Peygamberlerle beraber gönderdiği ayetler de bizim için manevî gıdadır. 

Aklımız sayesinde, nasıl ki, dünyevi olarak bize zararlı olan şeylerde
n kendimizi muhafaza ediyorsak, ahiretimiz için zararlı şeylerden de kendimizi muhafaza etmemiz lazımdır. 

Zehirin bize zararlı olduğunu, bizi öldüreceğini biliyoruz onu içmiyoruz. İşte günahlar da öyle manevi zehirdir. Zehir bizi öldürdüğü zaman acısı ancak birkaç dakikadır. Ama günahlar bizi cehenneme götürdüğü zaman onun acısı ebed ül- ebeddir. 

Allah azze ve celle bir sefer kulun günahını örtüyor, iki sefer örtüyor ama bir de kahra geldiği zaman, -neuzubillah- onu da unutmayalım. 

Hak Bayrağını Dalgalandıralım

İnsan Allah’tan daima yardım istiyor. Allah azze ve celle ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: 

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam kılar.” (Muhammed: 7) 

Demek ki sadece dua etmek “Ya Rabbi bize yardımcı ol!” demek yetmiyor elimizden geldiği kadar Allah azze ve celle’nin dinini kuvvetli yapmak için gayret göstermemiz lazım. Biz sebepleri işleyelim, elimizden geldiği kadar, o zaman Allah azze ve celle de diyecek, “Benim kulum benim dinime yardım ediyor” o vakit, O da yardım edecek. 

Allah-u Zülcelal’in Hak bayrağını daima mümin kardeşlerimize gösterelim. O zaman onlar da bize uyarlar. Biz hacca gittiğimizde her grubun bir bayrağı vardı. O gruptan olanlar kendi bayrağını görünce arkasından gidiyordu. 

Biz de Hak bayrağını gösterirsek insanlar da arkamızdan gelecekler. Görüyoruz ki kalbinde iman olan insanlar bir ışık arıyor. 

Her birimiz bir kişiye sebep olsak Allah-u Zülcelâl sevecek bizi, inşallah. Çünkü biz o insanları şeytanın yanından alıyoruz Allah’a getiriyoruz. Bunu yaptığımızda şeytan kahroluyor Allah azze ve celle razı oluyor. İnsanlar tevbe nedir bilmiyor, “Biz ne yapmışız ki, tevbe edeceğiz?” diyor. 

Halbuki Peygamberimiz aleyhisselatü vesselam buyuruyor, “Ben Allah azze ve celleye günde yüz defa istiğfâr ediyorum.” (Müslim, Zikir, 41)

Bir başka hadis -i şerifte de, “Yetmiş defadan fazla Allah’tan beni bağışlamasını diler, tövbe ederim.” (Buhârî, Daavât 3) buyuruyor.

Onun günahı yok, kusuru yok ama gene de Allah’a kulluk vazifesini yerine getiriyor ve yol gösteriyor bize.

İşte bilmiyorlar, din onlara yabancı olmuş. Bayrağı açalım onlara, diyelim ki “Gelin bu tevbe Allah’ın merhamet kapısıdır, her müminin ondan istifade etmesi lazımdır” diye tevbeyi anlatalım onlara. Bizim tevbe risalesi vardır, onu okuyun, anlatın onlara… 

İlim anlatmak, hikmet anlatmak kalplerin tedavisidir. Nasıl ki doktorların ilaçları vücuda tedavi ise bu hikmetler de insana manevî tedavidir. 

Azalarımızın Çobanıyız 

Peygamberimiz buyuruyor ki: “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz… Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın, kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr, efendisinin malının çobanıdır; o da sürüsünden sorumludur. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.” (Buhârî, Cum’a 11)

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam, bütün ümmetinin çobanıdır. Devlet reisi, halkından sorumludur. Köyün muhtarı köy halkından sorumludur. Evin reisi ev halkından sorumludur. 

Her bir insan da bütün azalarına çobandır, onlardan sorumludur. Biz gözümüze, elimize, ayağımıza çobanız. Bize sorulacak, “Sen bu gözün çobanlığını yaptın, nasıl muhafaza ettin onu?” 

Hatta onlar konuşacaklar, bizim hakkımızda şehadet edecekler. Biz istemesek de, onlar bizim onları koruyup korumadığımızı haber verecektir.

Ama Rabbimiz o kadar merhametli ki, biz bin sene isyan etsek sonra af dilesek, bizi affetmektedir. Bazı evliyalar Allah azze ve celleye öyle âşık idiler ki, hiç kimseyle görüşmek istemiyorlardı, yalnız Allah ile baş başa, murakabe halinde olmak istiyorlardı. 

Zunnûn-i Mısrî vefat ettikten sonra rüyada görmüşlerdi, “Allah sana nasıl muamele etti?” diye sordular. Dedi ki; “Ben Allahtan dört şey istedim ikisini verdi, ikisini de vereceğini ümit ediyorum. Birincisi; benim canımı Azrail almasın, aramıza girmesin, Sen rûhumu al, Ya Rabbi. Kabirde sorgu melekleri Münker ve Nekir aramıza girmesin, Sen bana sual sor, Ya Rabbi. Bu ikisini gördüm, diğer ikisi de şu idi; Allah etmesin, beni cehenneme atarsan, beni cehennemin bekçisi Malik’e teslim etme, Sen beni cehenneme koy. 

Eğer beni cennete koymak istersen, beni cennetin bekçisi Rıdvan’a teslim etme, bana Sen ikram et. Bu ikisini de vermesini bekliyorum.” 

İşte onlar böyle Allah’a âşık idi… Allah’ın ona herkesten daha merhametli olduğunu bildiği için ve onunla görüşmek istediği için böyle istiyordu. 

Allah azze ve celle bize, nefsimize sahip çıkmayı nasip etsin inşaallah.

You may also like...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Menü