İBADET, ADET HALİNE GELMEMELİ

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu, ancak belli bir ölçüye göre indiririz.” (Hicr; 21) Yağmurun yağması, insanların davranışları, hareketleri, ibadetleri, Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve bunun gibi her şey, Allah-u Zülcelal’in takdirine bağlıdır.

Nasıl dünyada yağmuru, nereye icap ediyorsa Allah-u Zülcelâl oraya veriyor, daha sonra orada çeşitli çiçekler ve ağaçlar çıkıyorsa kişi de Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini yerine getirip ibadet ve zikirle meşgul olduğunda, yağmurun yağdığı yerde güzel ve çeşitli çiçeklerin çıktığı gibi kişide de güzel ahlaklar oluşur. Bu da Allah-u Zülcelal’in hazinesinden gelir.

Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Derler ki, ‘Bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamd olsun.” (Fatır; 34) Demek ki insan bu dünyada, ahireti ve Allah’ın rızası için üzülmelidir. “Ben dünyalık olarak niçin zengin olamıyorum, niye benim dünyalığım yok?” diye değil, ahiret için mahzun olmalıdır.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Kabirdeki ölü, suya batan ve kurtarılması için feryat eden kimse gibidir. Evladından, kardeşinden yahut her hangi bir dostundan gelecek duayı bekler. Bu dua imdadına vardığında, kendisi için dünya ve içindekilerden daha sevimlidir. Hayattakilerin ölülere hediyeleri, dua ve istiğfardır.” (Deylemi)

Bir dostu, ahbabı ya da mü’min kardeşi ona dua ettiği zaman, bu onun için dünya ve içindekilerden daha sevimlidir. Allah-u Zülcelâl, dünyadaki insanların duasıyla, kabirdekilere dağlar gibi sevaplar verir. Kabirdekiler için en kıymetli şey, dünyadakilerin onlar için Allah’tan af ve mağfiret dilemeleridir.

Onlar şimdi böyleyken, bizde bir gün onlar gibi olacağız. Bu hale gelmeden önce, kendimizi ahirete iyi hazırlamalı, ibadet yapmalı ve birbirimizi ibadet yapmaya teşvik etmeliyiz.

Enes bin Malik radıyallahu anhu şöyle anlatmıştır: “Bir gün, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ile beraber oturuyorken önümüzden bir cenaze geçti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: ‘Bu kimdir?’ diye sordu. Ashab: ‘Ya Resulallah! Bu filan adamdır. Öyle ibadet, zikir, sadakat, güzel ahlak sahibiydi ki!..’ diye sayarak, onu methettiler. Ashab-ı Kiram böyle dediği zaman, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem üç sefer, ‘Vacip oldu, vacip oldu, vacip oldu’ buyurdu.”

“Biraz sonra, yine bir cenaze geçti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: ‘Bu kimdir?” diye sordu. Ashab: ‘Ya Resulallah! Bu filan adamdır. Her türlü kötülüğe başvurur’ dediler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem yine üç sefer: ‘Vacip oldu, vacip oldu, vacip oldu’ buyurdu.”

“Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu: ‘Ya Resulallah! Her ikisine de ‘Vacip oldu’ dedin. Bunun hikmeti nedir?’ diye sorunca, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: ‘Ya Ebu Bekir! Allah-u Zülcelal’in bazı melekleri vardır ki insanlar, ölen kişinin hakkında ne şekilde konuşurlarsa onlar da ona göre konuşurlar. Melekler üç sefer: ‘Vacip oldu’ dedikleri için ben de meleklerin söylediği gibi dedim. İlk geçen cenaze için insanlar onun iyi bir kişi olduğuna şehadet edince, melekler: ‘Cennet ona vacip oldu’ dediler. Ben de (o zaman): ‘Vacip oldu’ dedim. Daha sonra geçen cenaze için insanlar, onun kötü bir kişi olduğuna şehadet edince, melekler: ‘Cehennem ona vacip oldu’ dediler. Ben de (o zaman): ‘Vacip oldu’ dedim.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai)

Demek ki insanlar, ölü hakkında ne konuşurlarsa melekler ona göre ölen kişiye, “Cennete veya cehenneme müstahak oldu” derler. Fakat ölünün arkasından yalan söyleyerek, onun kötü olduğuna şehadet ederse melek: “Allah sana lanet etsin, sen yalan söyledin, o şöyle iyi bir kişiydi, sen onun tersini söylüyorsun” der.

İbrahim aleyhisselamın kıssası

Peygamber ve Evliyaların kıssaları bizim için bir hikâye değil, ibret vesilesidir. İbrahim aleyhisselam zamanında, yeryüzünde ondan başka Allah’a iman ve ibadet eden yoktu. Herkes putlara ibadet ediyordu.

Allah celle celaluhu, İbrahim aleyhisselamı, putperest bir halkın içine gönderdi. İbrahim aleyhisselam onlarla çok mücadele etti. Halk, sonunda ondan kurtulmak için onu yakmaya karar verdiler: “Eğer siz putlarınızı seviyorsanız, onları razı etmek istiyorsanız, bunu yakın, bu putlarınıza hakaret ediyor, bunu yakmazsanız putlarınız sizden razı olmaz” dediler.

İbrahim aleyhisselamı yakmak için bir ay odun topladılar. Küfürlerinde o kadar samimiydiler ki bir yakınları hasta olduğunda, hastalarının iyi olması için sadaka olarak odun topluyorlardı. O kadar odun topladılar, öyle bir ateş yaktılar ki kuşlar üstünden uçarken yanıyor ve ateşin içine düşüyorlardı. Ateş o kadar dehşetli olmuştu ki yanına yaklaşıp İbrahim aleyhisselamı nasıl içine atacaklarını bilemediler.

Şeytan onlara gelip mancınıkla onu atabileceklerini söyledi ve onlara mancınık yapmayı öğretti. Daha sonra yüksek bir binanın üzerine mancınık kurdular. Onu, ateşin içine atmaya giriştiler. Gök ve yerlerdeki bütün melekler hatta gökler, yerler, topraklar, ağaçlar her şey ağlamaya başladı.

Melekler: “Ya Rabbi! Yeryüzünde senin Halil’inden başka sana ibadet eden yoktu. Onu da ateşte yakacaklar. Ona yardım etmek için bize izin ver” dediler. Allah-u Zülcelâl buyurdu ki: “Eğer benim Halil’im sizden yardım isterse ona yardım edin, fakat sizden yardım istemiyorsa Halil’imi bana bırakın.”

İbrahim aleyhisselam ateşin içine doğru giderken, rüzgâr meleği gelerek: ‘Eğer istiyorsan, bir rüzgâr estireyim de o ateşi dağıtayım’ dedi.
Yağmur meleği gelerek: ‘Eğer istiyorsan, ateşin üzerine yağmur yağdırarak onu söndüreyim’ dedi. İbrahim aleyhisselam: ‘Hayır, Rabbim nasıl istiyorsa öyle olsun’ buyurdu. Hatta havada ateşe doğru giderken, Cebrail aleyhisselam yanına geldi ve İbrahim aleyhisselama: ‘Benden ne istiyorsun? Senin yardımına geldim’ dedi. İbrahim aleyhisselam: ‘Sana ihtiyacım yoktur. Allah bana yeter. O ne güzel sevgili ve ne güzel vekildir.’ dedi.

Cebrail aleyhisselam: ‘Öyleyse Allah’a yalvar seni kurtarsın.’ Dediğinde: ‘O’na yalvarmam gerekmez, beni görmüyor mu?’ dedi. Bunun üzerine, Allah-u Zülcelâl şöyle buyurdu: “Biz, ‘Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selametli ol, dedik!” (Enbiya; 69)

İşte görüyorsunuz; onların hali ne kadar güzel ve yerinde. Onlara mutabaat yapmayı, denizden bir damla kadar dahi olsa Allah bize nasip etsin. Eğer Allah-u Zülcelâl, ateşe yalnızca “Serin ol” deseydi, İbrahim aleyhisselam içinde üşüyecekti. Bunun için “Selametli de ol!” buyurdu.
Cebrail aleyhisselam onu aldı, ateşin içinde bir yere koyunca, orası güllük gülistanlık bir yer oldu. Kâfir Nemrut, bir ay sonra gitti baktı ki İbrahim aleyhisselam çimenlerin üzerinde, etrafında da sular, ağaçlar, güller, çiçekler var: “Ya İbrahim! Senin Rabbin ne kadar kuvvetlidir. Ben ona yüz deve kurban edeceğim” dedi. İbrahim aleyhisselam: ‘Ya Nemrut! Sen milyar deve kessen de iman etmedikçe, Allah kabul etmez, iman et” dedi.

İnsanın vücudundan ve ruhundan daha kıymetli neyi vardır! Bakınız, İbrahim aleyhisselam ruhunu Allah-u Zülcelâl için feda etti; Allah-u Zülcelâl de ona bu şekilde davrandı. Allah-u Zülcelâl insanı imtihan etmektedir. Bunun için bu imtihanda başarılı olmaya çalışalım.

Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “De ki ‘Rabbim! Beni, takdir ettiğin yere, gönül rahatlığı ve huzur içinde koy ve çıkacağım yerden de dürüstlükle ve selametle çıkmamı sağla. Bana katından yardım edici bir kuvvet ver.” (İsra; 80) Allah-u Zülcelâl bize bu ayetle, ne şekilde dua etmemiz gerektiğini bildirmektedir. Bu ayet-i kerimeden açıkça anlaşıldığına göre, insan yaratılışı gereği zayıftır. Allah-u Zülcelal’in azameti karşısında ve O’nun hakkını, ibadetini yerine getirmede çok zayıftır. Onun için Allah-u Zülcelâl bize öğretip yol göstermiştir.

Hakikaten de kendimizi düşünürsek, ne günaha ne de taate sabrımızın olmadığını anlarız. Bu konularda çok zayıfız. Kişi, Allah-u Zülcelal’in kuvvetini arkasına almayı isterse her şey ona kolay olur, hiç bir şeyden zahmet duymaz. Çünkü Allah-u Zülcelal’in kudret ve azameti her şeye kadirdir. Onun için Allah-u Zülcelâl bize yol göstererek, “Benden isteyin” buyurmaktadır.

Sehl bin Tusteri (rahmetullahi aleyh) ismindeki bir zata: “Bu ayetin tefsiri nasıldır?” diye sormuşlar, o da şöyle buyurmuştur: ‘Kişinin dilininin, devamlı hak üzere konuşması suretiyle, Allah’ın (celle celaluhu) ona yardımcı olmasıdır. (Allah’ın ona bunu nasib etmesidir.)”
Hakikaten dil, insanı cehenneme de cennete de götürebilmektedir. İnsan ne konuştuğuna çok dikkat etmelidir.

İbadet, adet haline gelmemeli

Şunu iyi bilmemiz lazımdır ki yaptığımız ibadet, âdet halini almamalıdır. İnsan, ibadet ettiği zaman, o ibadetin sahibine bir semere, bir nur getirmesi lazımdır. İbadet, kendi sahibine bir menfaat vermezse onun kalbine, ruhuna bir nur getirmezse bu tam bir ibadet sayılmaz. İbadetin, sahibine menfaat vermesi için kişinin; maneviyatını düzeltmeye ve günahlardan muhafaza olmaya ihtiyacı vardır. Bunları yaparak, ibadeti kendisine kolaylaştırmalı ve tatlılıkla ibadet edebilmelidir.

Aksi takdirde, ibadet, sahibine menfaat vermezse kişi manevi yönden noksan olur. Mesela, insan namaza girdiği zaman, Allah’ın huzuruna girdiğini bilmelidir. Rükûya gittiği zaman: “Allahu Zülcelal’in kudret ve azameti karşısında eriyorum, acizliğimi gösteriyorum” diye, bilmelidir. Secdeye gittiği zaman, en az üç sefer: “Subhane rabbiyel a’la” demelidir. Fakat acele acele, huzursuz, gafletle derse o secdeden, maneviyat bakımından bir istifadesi olmaz. Onun için elimizden geldiği kadar, ibadetimizi huzurlu yapmalıyız.

Evliyadan bir zat şöyle demiştir: “Keşke insanlar benim vücudumu kerpetenle parça parça etseler de (buna razıyım) tek, Allah’a ibadet etsinler, günah işlemesinler.”

O, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ümmetinden bir Evliyaydı. Ya, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, yaptığımız günahlardan dolayı bize ne kadar acıyor, bir bilsek! Onun için elimizde fırsatlar varken, bunları değerlendirelim.

Allahu Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede de şöyle buyurmuştur: “Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat, Rabbine saygı gösterene mahsustur.” (Beyyine; 8 ) Demek ki insan için ahiretin durumu, bu dünyadaki tutumuna göre olacaktır. Dünyada Allah’tan korkanlar, ahirette Allah’tan razı olacaklar, Allah da onlardan razı olacaktır.

Allah-u Zülcelâl, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin… (Âmin)

SEYDA MUHAMMED KONYEVî

You may also like...

Menü