AYETLERİN GÖLGESİNDE İSLAM DÜŞMANLARININ İKİ YÜZLÜLÜĞÜ

“Allah’a ortak koşanların, Allah katında ve Resulü yanında bir ahdi nasıl olabilir? Ancak Mescid-i Haram’ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız başkadır. Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece, siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.” (Tevbe, 7)

“Onların bir ahdi nasıl olabilir ki! Eğer onlar size üstün gelselerdi, sizin hakkınızda ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi hoşnut etmeye çalışıyorlar, oysa kalpleri buna karşı çıkıyor. Onların pek çoğu fasık kimselerdir.” (Tevbe, 8 )

“Allah’ın ayetlerini az bir değere değişip insanları O’nun yolundan alıkoydular. Onların işledikleri gerçekten ne kötüdür.” (Tevbe, 9)

“Bir mümin hakkında ne akrabalık (bağlarına), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirler. İşte onlar, taşkınlık yapanların ta kendileridir.” (Tevbe, 10 )

Bu ayetlerdeki hükümlerin geçerli olduğu saha neresidir? Tarihî, içtimaî saha nedir? Sadece, o zamanki Arap Yarımadası ahalisine mi mahsustur? Yoksa bütün zaman ve mekân boyunca devam eden başka boyutları var mıdır?

Bu ayetler, Arap yarımadasında İslam ordusu ile müşrik orduları arasındaki vakıalara tevcih edilmiştir. Bu ayetlerde varit olan hükümlerin, o vakıaları kastettiğinde şüphe yoktur. Keza orada kastedilen müşrikler de yarımadada yaşayan müşriklerdir…

Bu doğrudur. Fakat bu ayetlerin nihai şümul sahasının, sadece bundan ibaret olduğunu mu sanıyorsunuz? Biz, bütün tarih boyunca müşriklerin müminlere karşı durumlarını düşünmek ve araştırmak zorundayız. Böylece, bu ayetlerin hakiki sahasını meydana çıkarmış ve müşriklerin bütün tarih boyunca takındıkları tavrı tam manasıyla görmüş oluruz.

“Nasıl ahitleri olabilir ki, fırsat bulup galip gelselerdi, size karşı ne akrabalık bağlarına, ne de muahede hükümlerine aldırmazlardı. Kalpleriyle istemezlerken, sizi ağızları ile hoşnut etmeye uğraşırlar, onların pek çoğu fasıktırlar. Allah’ın ayetlerini az bir değere değişip insanları O’nun yolundan alıkoydular. Onların işledikleri gerçekten ne kötüdür.” (Tevbe; 8-9)

Bu, ehli kitap ve müşriklerin, Müslümanlara karşı ilânihaye devam eden değişmez tutumlarıdır.

Bize göre İslam, Hz. Muhammed’in (sav) risaleti ile başlamamış, ancak Hz. Muhammed’le risalet müessesi mühürlenmiştir. Müşriklerin daha önce gelen her Resule ve her risalete karşı olan tutumları, şirkin mutlak olarak Allah’ın dinine karşı olan tutumunu gösterir. Devam edip giden uzun muharebeler de ebedi Allah kelamının tasvir ettiği gibi istisnasız bütün beşer tarihi boyunca şirkin değişmeyen durumunu gösterir.

Müşrikler; Hz. Nuh’a, Hz. Hûd’a, Hz. Salih’e, Hz. İbrahim’e, Hz. Şuayb’a, Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya (aleyhimüsselam) ve onlara inanlara, kendi devrelerinde neler yapmadılar? Sonra Hz. Muhammed (sav)’e ve Müslümanlara karşı neler neler yaptılar? Onlar, şayet güçlü kuvvetli olurlarsa, müminlerle yaptıkları sözleşmeye ve teminata riayet etmezler…

Moğol istilası

Müşrik, Moğollar Müslümanlara neler yapmadılar ki? Sonra, günümüzde bile, Hz. Peygamberden 14 asır sonra her yerde mülhitler ve müşrikler, neler yapıyorlar neler? Şaşmaz ve değişmez Kur’an ayetlerinin de ifade ettiği gibi onlar, müminlerle yaptıkları sözleşmeye ve teminata asla riayet etmezler…

Putperest Moğollar, ilk olarak dönemin havza-i ilmiyesi sayılan Harzemşahlar İslam devletine saldırdı. Hiçbir katliam ve yıkım yapmayacakları üzere sözleştikleri halde, Buhara’yı ve Semerkant’ı yerle bir ettiler. Bütün Türkmen Müslümanlar kılıçtan geçirildi. Buhara surlarının yanına kazılan kanallara, baba oğluna veya oğul babasına diri diri gömdürüldü, camilerde, medreselerde ve her yerde bu katliam yaşandı. Seyhun ve Ceyhun ırmakları kan aktı.

Bu gün hala, Buhara’yı ziyaret eden Allah dostları orada, o surların kenarlarında o müslüman halkın feryadü figanını duyarlar. Buhara’da bulunan ve çok değerli olan kütüphaneler tek tek yakıldı ve Amu Derya’ya atıldı.

Putperest Moğollar, İranı da yerle bir ettiler, taş üzerinde taş bırakmadılar. 114 yaşında büyük İslam âlimi ve büyük mutasavvıf Feridüddin Attar şehid edildi.

Moğollar, Bağdat’ta Müslümanlara saldırdıkları zaman, tarihte eşine az rastlanan görülmemiş bir facia meydana gelmişti. Bu facia’yı “el-Bidaye ven-Nihaye” adlı eserden özetleyelim:

“Moğollar, şehre girdiler ve kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç ayakta durabilen ne kadar canlı varsa hepsini öldürdüler. Halkın çoğu mahzenlere, hayvan ağıllarına sindiler. Buralarda günlerce hapis kaldılar. Bir grup insan, bir hana sığınıyor ve hanın kapılarını kapatıyor; Moğollar geliyor, kapıları kırarak veya yakarak içeri giriyorlar. Bunu gören zavallılar kaçışıyor ve en üst katlara doğru çıkıyorlar. Moğollar, onları yakalayıp coplarla öldürüyorlar. Handan dışarıya doğru oluk oluk kan akmaya başlıyor. Mescitlerde, camilerde de aynı işlem tatbik ediliyor. Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve onlara sığınan bazı hainlerin evine kapananlardan başka bir tek ferd kurtulamıyor. Bir de bazı tüccarlar, mallarını mülklerini vermek suretiyle canlarını kurtarabiliyorlar. Bağdat bütünüyle harap edildi. Ancak parmakla sayılabilecek birkaç insan ayakta kalabildi. Onlar da korku ve zillet içinde…

Bu faciada Bağdat’ta, kimisine göre 800 bin, kimisine göre 1 milyon, kimi tarihçilere göre ise 2 milyon Müslüman katledildi.

Moğolların Bağdat’a girişleri, Muharrem’in sonlarına tesadüf eder. Kılıçlar, 40 gün müddetle
Bağdatlıları biçmeye devam etti. Müminlerin Emiri Halife Mu’tasım Billâh da Safer ayının 14. Çarşamba günü katledildi ve kabri silindi gitti.
Devlet büyükleri teker teker öldürüldü. Abbasi hilafet sarayından, bulunan herkes öldürüldü Hatunlardan ve kızlardan hangisi arzu edilirse esir alındı. Aylar boyunca Bağdat’ta camiler, mescitler kapalı kaldı, cumalar tatil edildi.

40. günün sonunda, mukadder facia sona erince, Bağdat’ın her tarafı çökmüş, yıkılmış ve parmakla sayılacak kadar az bir insan hayatta kalabilmişti. Yollarda ölülerden tepeler meydana gelmişti. Yağan yağmurlar ölülerin şekillerini değiştirmiş, cesetler her tarafa dayanılmaz bir koku neşretmeye başlamıştı. Bu hal, temiz havayı bile değiştirdi. Bundan dolayı şiddetli bir veba baş gösterdi. Bu hastalık hava yolu ile Şam diyarlarına dahi sirayet etmişti. Kötü koku ve havanın değişmesi sebebiyle bir sürü insan dünyasını değiştirdi. Veba, Taun, bela ve musibet, yokluk adeta insanları mahvetmek için birleşmişlerdi.”

Moğollar Selçuklu İslam devletini de yıktılar. Yıkılış sırasında büyük acılar ve katliamlar yaşandı.

Hint barbarlığı

Bunlar, tarihi vakıalardan birkaç tanesidir. Görüyoruz ki müşrikler, Müslümanlara güçleri yeterse ne verilen sözlere, ne yapılan antlaşmalara riayet etmektedirler. Bu, tarihin uzak devirlerinde ve mazinin karanlıklarında kaybolup giden Moğollara mahsus bir vakıa mıdır?

Hayır, asla! Modern devrin tarihi olayları, bundan hiç farklı değil… Hindistan’la Pakistan ayrıldıkları zaman, Hind putperestlerin Müslümanlara yaptıkları şenaat ve ihanetler, eski devirlerdeki Moğolların yaptıklarından hiç de aşağı kalmaz…

Hindistan’dan hicret eden 8 milyon Müslüman, barbarların Müslümanlara yaptıkları zulümden kurtulmak için hicreti tercih etmişlerdi. Pakistan’a sadece 3 milyonu ulaşabildi. Kalan 5 milyon kişiye gelince, onların hesabı yollarda görülmüştür. Hindistan devleti tarafından gayet iyi yetiştirilmiş eşkıya sürüsü, Müslümanlara birbiri ardına saldırdı. Yol boyunca onları kurbanlık koçlar gibi kestiler. Cesetlerine de akıllarına gelen her türlü şenaati işledikten sonra, kuşlara ve vahşi hayvanlara yem yaptılar.

Bunların yaptıkları Moğolların Bağdatlı, Türkistanlı ve Selçuklu Müslümanlara yaptıklarından çok değilse de hiçte az değildir. Tanzim edilmiş kuvvetlerin icra ettiği bu çirkin şenî ve korkunç facia, Müslüman memurların Pakistan’dan naklettiği tren kervanında işlenmişti. Hâlbuki Hint dairlerinde çalışan Müslümanlardan arzu edenlerin hicret edebileceği hususunda tam bir ittifak yapılmıştı ve bu kervanda 50 bin memur vardı.

Kervan, Hindistan’la Pakistan arasındaki Heyber geçidindeki bir tünele 50 bin kişi ile girmiş, fakat diğer taraftan dağılmış, parçalanmış ve her tarafa yayılmış insan cesetlerinin parçaları ile çıkmıştı. Feleğin çemberinden geçmiş putperest Hint sürüsü, treni tünelde durdurmuş ve 50 bin memurun paramparça olmasından kan, kemik ve et yığını haline gelmesinden sonra, yoluna devam etmesine izin vermişti.

Yüce Allah’ın eşsiz kelamı ne kadar doğru: “Nasıl ahitleri olabilir ki, fırsat bulup galip gelselerdi, size karşı ne akrabalık bağlarına ne de muahede hükümlerine aldırırlardı.”

Komünizmin kızıl yüzü

Moğolların Kominist Rusya’daki ve Çin’deki halefleri, oradaki Müslümanlara neler yaptılar neler? Çeyrek asır içinde, 26 milyon Müslüman’ın canına kıydılar. Her sene 1 milyon kişi. Bu öldürme ameliyesi devam edip gitmektedir.

Bu yaşadığımız yüzyılda, Çin kıtasında Müslüman Türkistanlılara karşı Moğolların şenaatlerini gölgede bırakan olaylar vuku buldu. Müslüman Uygur Türklerinin nüfuslarını azaltmak için akla gelmez yöntemler uygulanıyor. Çin erkeklerini getirip düzenli bir şekilde Müslüman Uygur kadınlarına tecavüz ettiriliyor. Liderleri suikastlarda şehit ediliyor ve gençlerin camilere gitmelerine müsaade edilmiyor.

Komünist Yugoslavya da Müslümanlara aynı şenaatleri uyguladı. Komünizm’in Yugoslavya’ya yerleşmesinden sonra, 2. Dünya Harbi’nden bu yana, Milyonlarca Müslüman’ın canına kıyıldı. Erkekler, kadınlar pastırma makinelerine sokuluyor ve diğer taraftan etten, kemikten, kandan mamul bir hamur halinde çıkarılıyordu. Ve komünizmin iflasından sonra, dağılma sürecine giren Yugoslavya’da, Boşnak Müslümanlara yapılan soykırım, canlı yayında ve bütün dünyanın gözleri önünde gerçekleşti.

Vaktiyle Yugoslavya’da yapılan katliamlar, bu gün Filistin’de, Afganistan’da, Irak’ta, Hindistan’da, Etiyopya’da, Moro’da, Burma’da ve dünyanın birçok yerinde aynen uygulanmakta, aynı yüz kızartıcı işkencelere devam edilmektedir.

En son İsrail devletinin Gazze’de işlediği cinayetler, bize son 26 yıldır o topraklarda neler olup bittiğini hatırlatıyor. 1982 Sabra ve Şatilla kamplarında, toplam 32,000 kadın ve çocuk öldürülmüştü.

Müslüman Filistinlilerin başındakilerin basiretsizliği mi, yoksa ihanetleri miydi bilemem ama o savaşçılar gemilere doldurulup Tunus’a gönderildiler. O kahramanlar arkalarına baka baka gittiler. Güya İsrail ile anlaşma yapılmıştı ve hiç kimseye dokunulmayacaktı. Lübnanlı falanjist Hıristiyanlar, İsrail’le ele ele verip kamplarda kalan onca kadın ve çocuğu öldürdüler.

Daha sonraki yıllarda, Cenin kampında da aynı katliamlar yaşandı.

Şimdi Gazze… 

Evet, İmam Şafii’nin memleketi ve tarih boyunca Mescidi Aksa’nın bekçileri olan Filistinlilerin göz bebeği bir mekan…

Gazze yerle bir ediliyor… Kadınlar, küçük çocuklar bile katlediliyor. Camilere bile saldırılıyor ve cami cemaati katlediliyor.

Savaşın da bir ahlakı olmalı değil mi? Ama burada, tarihte eşine az rastlanır bir vahşet yaşanıyor. İslam âlemi seyrediyor. Özellikle İslam âleminin liderleri ses çıkarmayarak, en büyük ihaneti sergiliyor.

“Küfür tek millettir” (El-küfru milletun vahidun) diyor Resulü Ekrem. Dün; Bosna, Afganistan, Karabağ, Halepçe, Kıbrıs, Çeçenya ve bugün Filistin…

Yüce Allah’ın eşsiz kelamı ne kadar doğru: “Nasıl ahitleri olabilir ki? Fırsat bulup galip gelselerdi, size karşı ne akrabalık bağlarına ne de muahede hükümlerine aldırırlardı. Ne akrabalık bağlarına ne de antlaşma hükümlerine riayet ederler. Onlar taşkınların tâ kendileridir.”

Şurası muhakkak ve kati bir gerçek ki; nerde mümin kitleler bulunursa ve nerede yalnız ve yalnız Allah’a itaat ediliyorsa ve ne zaman ve nerede Allah’tan başkasına tapan mülhitler ve imansızlarda mevcut olursa yukarıda zikri geçen ihanet, zulüm ve vahşette bulunacaktır.
Aksi imkânsızdır. n


Not: Bu yazı merhum Seyyid Kutub’un Fizilal-il Kur’an isimli tefsir kitabından yararlanılarak hazırlanmıştır.

MUHAMMED FARUKİ

You may also like...

Menü