Allah’a Karşı Kendimizi Çok Kusurlu Görelim

Allah-u Zülcelâl, ahiret gününde kim iflah olacak, kim iflah olmayacak bize Peygamberiyle Kur’an-ı kerimini göndererek beyan etmektedir. İnsanlar o gün iki kısma ayrılacaktır. Bir kısım, iflah olacak yani bütün endişelerden kurtulup rahata kavuşacak, müflihlerden olacak. Bir kısım ise, neuzubillah, Allah’ın gazabına uğrayan kimselerden olacaktır.
Bunların kimler olduğunu da Allah Azimüşşan bize Kuran-ı keriminde beyan ediyor. Böylece kişi bu dünyadayken de, “Acaba ben felaha kavuşacak olanlardan mıyım, yoksa Allah’ın gazabına uğrayanlardan mıyım?” diye aklına geldiği takdirde, bu ayetler üzerinde tefekkür ederse hangisinden olduğunu bilecektir.

Bir ayet-i kerimede Allah Azimüşşan buyuruyor:

“Onlar ki hem sana indirilene, hem senden önceki (Peygamberlere) indirilen kitapların (hak olduğuna) iman ederler. Onlar ahirete de kesinlikle iman ederler. İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.”(Bakara, 4-5)

Demek ki felaha erenler, Allah’ın indirdiklerine iman edenlerdir. İman ettiğimiz gibi, eğer imanımızın icabını da yerine getirirsek, Allah’ın emir ve nehiylerine riayet edersek, namaz, oruç, zekât, hac gibi emirlerini yerine getirirsek, nehiylerinden de içki kumar, zina fuhuş gibi pisliklerden kendimizi muhafaza edersek o zamana müflihlerden olduğumuzu anlayabiliriz. Eğer tersine Allah’ın emir ve nehiylerine riayet etmezsek, o zaman azaptan kurtulup rahata kavuşan o müflihlerden olmadığımızı biliriz.

Elhamdülillah iman ediyoruz, Allah’ın fazlı keremiyle. Allah’a iman ettik diyoruz ya, eğer Allah’a iman ediyorsak onun emir ve nehiylerine de iman etmiş oluyoruz. Öyleyse iman ettiğimize göre bu emir ve nehiylerine de riayet etmemiz lazım.

Allah azimüşşan bize kuran-ı kerimde “Ey iman edenler” diye nida ediyor ve iman sıfatıyla bizi çağırıyor. Sonra “iman edenler hidayet üzeredir” buyuruyor. Hidayet, Allah’ın gösterdiği yoldan yürümektir. Öyleyse bizim de Allah’ın gösterdiği yolda yürüyerek, imanımızla amelimizin mutabık olması lazım. Eğer imanımızla amelimiz mutabık olursa, işte o zaman felaha kavuşacağımızı görüyoruz.

Dünya Misafirhanedir 

Şunu bilmemiz lazım, bu dünya hayatı çok kısadır. Şu ikamet ettiğimiz dünya, bir misafirhanedir. Nasıl ki bir kişinin evine misafirliğe gidiyorsun, bir gün, iki gün veya üç gün kalıyorsun, sonunda oradan ayrılıp kendi evine geliyorsun, görüyoruz bunu. O misafirlik üç gün olduğu gibi, dünya hayatı da, sayılı birkaç senedir, mutlaka sonunda buradan ayrılacağız. Hiç kimse bunu inkar edemiyor, hatta kafirler dahi inkar edemiyorlar. Çünkü gözleriyle görüyorlar ölümü. Kimsenin burada ebedi kalmadığını görüyorlar, misafir olduğumuzu kabul ediyorlar.

Misafir olduktan sonra ister çok kal, ister az kal, hiç fark etmez, nasıl olsa sonunda bitecek. Ama bittikten sonra başlayan hayat, kendi evimize döndüğümüz gibi değildir, çok önemli bir hayat başlayacak.

Ebedül ebed, yani bitmeyecek, baki bir hayat, ne ölüm var, ne bitiş var, devamlı hayatta kalacaksın. O hayat güzel olduğu zaman ne mutlu o kişiye, neuzubillah, kötü olduğu zaman ise yazıklar olsun o kişiye… Allah muhafaza etsin, bütün müminleri de bizi de…
Kötü bir hayat olduğu zaman çok zor, çok çetin olacak, bitmiyor çünkü. Dünya gibi değil. Bu dünyada acılar öldüğün zaman bitiyor ama orada bitmez. İşte bunlar üzerinde böyle tefekkür etmek lazım.

Bizi mahveden üç şey var, dünya, şeytan, nefis. Bazılarını dünya, bazılarını şeytan, bazılarını nefis, bu üçü insanları ahiret hazırlığından geri bırakıyorlar. Onun için bunlarla mücadele etmemiz lazım. Eğer bunlarla mücadele edersek Allah bize yardımcı olacak. Allah bize yardımcı olduğunda inşallah bu ayet-i kerimedeki gibi felaha kavuşanlardan olacağız.

Muhtaçlığımızı Bilsek Kibirlenemeyiz

Dünya bir bardak gibidir hemen kırılıverir. Ahiret öyle değildir. Süleyman Peygamber işte bunu bildiği için demiştir: “Bir kere ‘Sübhanallah’ demenin kıymeti, benim saltanatımdan daha üstün, daha iyidir. Çünkü o Allah’ın katında bakidir, hâlbuki saltanat geçicidir, bitecek bir gün,” diye.

Onun saltanatı çok büyüktü. Rüzgâra emrediyordu onu istediği yere götürüyordu. Cinlerden insanlardan orduları vardı. Hayvanların dilini biliyordu. Fakir bir abid onun bu saltanatını görünce: “Ey Süleyman bu ne saltanattır!” diyor. İşte bu cevabı veriyor ona.

Niçin? Çünkü o Allah’ın Peygamberiydi, Allah’ın indindeki ecir ve sevapları çok iyi biliyordu, bu dünyanın değersizliğini anlıyordu. “bu fanidir, kıymeti yok, bitecek çünkü” diyordu.

Bitti gerçekten de, bak şimdi ne Süleyman Peygamber var, ne saltanatı var. Başka hiçbir saltanat da baki kalmadı. Ama amellerin sevabı Allah’ın katında bakidir, ahirette, herkesin huzurunda onu görecek. Bunun için az bir şey gibi görünse de ahiret ameli çok kıymetlidir.

Eğer insan Allah’ın katındaki ecir ve mükâfatlara muhtaçlığını bilse şu dünya ile hiç aldanmaz. Allah’a karşı ne kadar zayıf olduğunu bilse, hiçbir zaman kibir ve ucub içerisine giremez, Rabbine karşı her zaman doğru olur.

Fakat insanın tabiatında tuğyan, yani taşkınlık, haddini bilmeme, aşırı gitme ve isyan vardır. Rabbimiz ayet-i kerimede buyuruyor:

“Şüphesiz, insanoğlu kendini müstağni (zengin, ihtiyaçsız) görür de, azgınlık eder.” (Alak, 6)

İnsan bilhassa zenginlik gördüğü zaman daha çok aldanıyor. Bizim bu zamanda hemen hemen herkes zengindir. Bu zamanın en fakiri, geçmiş zamanın zenginine denktir.

Ben o günlere yetiştim, o zaman ekmek arpadan yapılırdı. Zenginler bile arpa ekmeği yerlerdi. Bir kişi buğdaydan ekmek yaptığı zaman “Bizim bu akşam yemeğimiz buğday ekmeğidir” diyordu. Sonra arpa ile buğday karıştırılır oldu, sonra sadece buğdaydan yapılmaya başladı, arpa bırakıldı. O zamandan beri böyle geliyor, nimetler çoğaldı, zenginlik arttı.

İşte insan zenginliği gördüğü zaman dünyaya çok aldanıyor, nimetlere dalıyor. Hâlbuki tam tersine olması gerekir. Bir insan bir kişiye iyilik yaptığı zaman o kişi iyilik yapana, “Allah razı olsun, teşekkür ederim” diye minnet duyar. Onun iyiliğini unutmaz, o da ona elinden gelirse bir iyilik yapmaya çalışır, öyle değil mi? Fakat biz ne yapıyoruz? Allah bize ne kadar fazla nimet verirse o kadar nankör oluyoruz.

Hâlbuki biz de sofranın üzerinde nimetleri görünce hemen Allah’ı hatırlamalıyız, “Bu nimeti bize Allah verdi,” diye minnet duymamız lazım. Ama biz Allah’tan gafil kalıyoruz. Sanki biz meydana getirdik onu, biz yarattık onu, hâşâ… Hâlbuki hepsini Allah veriyor, azze ve celle… Allah bize nimetini artırdıkça bizim daha çok şükretmemiz lazım, ona daha çok ibadet etmemiz lazım.

Şükrümüzü Göstermemiz Lazım

Bu gördüğümüz nimetler gibi, göremediğimiz nimetlere de şükretmemiz lazım. Bu zamanda bize iman nasip olmuş olmasına, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin ümmetinden yaratılmış olmamıza, bize tevbe nasip olmasına, iyilerle beraber olmayı nasip etmesine, bu manevi nimetlerin hepsine de şükretmemiz lazım, hamd-ü sena etmemiz lazım.

Şükrettiğimizi göstermek için de ibadetimize, zikrimize, İslam’a hizmetimize, taatimize sarılmamız lazım. Yapmadığımız zaman da nefsimizi önümüze koyup onunla muhasebe etmemiz lazım, onu hesaba çekmemiz lazım.

Nefsimize şöyle nasihat etmemiz lazım:

“Ey nefsim sen bu dünyada böyle yaşıyorsun ama ahirette esir gibi olacaksın. Titreyeceksin Allah’ın huzurunda. Bak sen Müslümanların kalplerini kırıyorsun, onları incitiyorsun. Bu halin ne olacak?”

İmam şafi rahmetullahi aleyh buyurmuş:

“Kim bir müminin kalbini kırarsa sanki Kâbe’yi yıkmış gibi olur, hatta bundan daha büyük bir hatadır.”

Bir müminin kalbini kırınca, İslam ahlakına göre, manevi olarak böyle zararlı bir iş yapmış oluyor. Nefis öyle işe yaramazdır ki, zannediyor ki, sanki bu işi yapmakla padişah olmuş!

İşte nefsimize dememiz lazımdır ki:

“Sen kendini beğeniyorsun, hâlbuki hata yaptın ve bu amelinde bizi ahiret gününde cehenneme atacaksın.”

İşte böyle diyerek nefsimizle hesap görmemiz lazım. Nefis hain bir ortak gibidir. Hain ortak seni iflasa götürmüyor mu? Her gün bir kenardan bir şeyler çalıyor, o tüccarın sermayesini bitiriyor. Nefis de aynen böyledir, senin ömür sermayeni her gün kendi heva ve hevesi için harcıyor, bitiriyor. Bu sebeple dikkatli olmamız lazım.

Allah-u Zülcelal’e karşı çok aciziz, fakiriz, muhtacız. Onun lüftuna, rahmetine çok ihtiyacımız var. Onun için onun karşısında kendimizi çok fakir görmemiz lazım ve ona çok yalvarmamız lazım.

Zengin olsak da Allah’a muhtacız biz. Görüyorsunuz, nice zenginler var ki, hastalanıyor, Allah’a muhtaçtır. Sonunda o da ölecek, yine Allah’a, Allah’ın affına, rahmetine, muhtaçtır. Bir insan çok zengin olsa, dünya onun olsa, dünyadaki bütün insanlar onun hizmetçisi ve kölesi olsa, yine Allah’a muhtaçtır.

Fakirin muhtaç olduğunu zaten herkes görüyor, malı yoktur, ama zengin de muhtaçtır. Onun için ister zengin olalım ister fakir olalım, Rabbimize ne kadar muhtaç olduğumuzu idrak edelim. Bu bizim için tek çaredir. Bir de tek çaremiz tevbedir.

Kusurumuzu Bilelim!

Her halimizden tevbe edelim. Allah’a karşı kendimizi çok kusurlu görelim. Bakın İmam Gazali ne buyuruyor. Belki de inanmayacaksınız. Buyuruyor ki:

“Bir kişi namaz kılsa, namazında huşu ile secdeye gitse ve gözyaşlarıyla yalvarsa sonra dese ki ‘Ben şöyle şöyle secde ettim ve Rabbimin rızasına kavuştum’ O kişinin o halindeki kibir ve ucub günahını bütün dünya halkına dağıtsanız, hepsini helak etmeye yeter.”

Neden? Çünkü Allah kulunun üstünde öyle hak sahibidir ki, kimse “Ben O’na layık ibadet ettim” diyemez.

Bunu Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve selem de söylüyor. Buyuruyor ki: “Allah-u Zülcelal benimle ve Meryem oğlu İsa’yla inceden inceye hesap görse, sonra kulluğumuz ve vazifelerimizde kusur görüp azab etse, bunda zulmetmiş olmaz.”

Allah’ın kulu üzerinde hakkı o kadar çoktur, kimse yerine getiremez. Biz nerede, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem nerede…

Bizim ibadetimiz nasıldır biliyorsunuz, namaza duruyoruz aklımız çarşıya pazara gidiyor.

Hz. İsa ölüleri diriltiyordu, kabirden çıkarıyordu. Öyle olduğu halde onlar “Allah’ın hakkını yerine getirdik,” diye düşünmüyorlardı.

Öyleyse bizim, “Benim bunca gafletim, hatam varken bu ibadetim Allah-u Zülcelal’e layık değildir. Ya Rabbi özür dilerim. Ya Rabbi sana yalvarıyorum, bana affu mağfiret et!” diye dua etmemiz, yalvarmamız lazım.

Eğer böyle yalvarırsak Allah bizi affedecektir inşallah çünkü Allah affı seviyor. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem duasında diyordu ki:

“Ya Rabbi sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni affet!”

Allah affı seviyor öyleyse affını isteyelim.

Fakat öyle kibirle, gururla, tekebbürle yeryüzünde yürürsek olmaz.

Onun için Şah-ı Nakşibend hazretlerinin dediği gibi nefsimizi bir saat, olmazsa iki saat, o da olmazsa üç saatte bir hesaba çekelim.

“Ben bu üç saatte Allah için ne yaptım?” diye.

Eğer ibadet yapmış isem, zikir yapmış isem, İslam hizmeti yapmış isem, “Bu Allah’ın lütfudur” diyerek şükretmemiz lazım. Eğer günahla, gafletle, hatalarla, boş şeylerle geçirmişsem “Özür dilerim Ya Rabbi! Beni nefsimin eline bırakma Ya Rabbi! Bu benim nefsim hayırlı işleri sevmiyor, iyiliği sevmiyor, daima boş gezmek, faydasız şeylerle uğraşmak istiyor. Beni buna teslim etme Ya Rabbi! Sen benim nefsimi hayırlarda kullan!” dememiz lazım.

Allah-u Zülcelal buyurmuştur ki:

“Dua edin icabet edeyim.”

Allah’ın yardımı bizim arkamızda olduğu zaman ibadet de, zikir de, günahlardan muhafaza olmak da kolay olur. Kendi nefsimize kalacak olursak işimiz zor olur.

Allah-u Zülcelal hepimize razı olacağı şekilde amel-i salih nasip etsin. Amin.

You may also like...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Menü