Namaz’da Huzur ve Kalb Huşû’u

Share

Kıyamet günü ilk olarak insan namazdan hesaba çekilir. Şayet namaz ibadeti tam olursa, diğer amelleri de namaz ile birlikte kabul olunur. Eğer namazda noksanlık varsa, Allah-u Zülcelal, onu diğer amellerine hiç bakmadan reddeder. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallah-u Aleyhi Ve Sellem) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
“Farz namazlar, teraziye benzer! Kim onu doğru tartarsa, onun sevabı doğru tartılır.” (Beyhaki)
Anlatıldığına göre, kim vaktinde abdest alır ve huşu içerisinde namazını rükûlarına, secdelerine dikkat ederek kılarsa, kulun namazı beyaz nur olarak göğe yükselir. Sahibine şöyle der: “Sen beni nasıl korudunsa, Allah’da seni korusun.”
Her kimde bunlara dikkat etmezse, namazı kapkara bir elbiseye bürünüp şöyle der:
“Sen beni nasıl rezil ettiysen, Allah’ta seni öyle rezil etsin!” Kıyamet gününde o namaz, kirli çamaşır gibi kulun yüzüne çarpılır!”

Namazda huzur ve huşunun şart olduğunu bildiren çok ayet-i kerime vardır. Allah-u Zülcelal bu ayet-i kerimelerde namazı huzur ve huşu ile kılanları da methetmektedir. Nitekim ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:
“Bana ibadet et ve beni hatırlamak için namaz kıl.” (Taha; 14)
Bütün zamanı gaflet içerisinde geçen bir insan, namazda Allah-u Zülcelal’i nasıl hatırlayabilir?
Diğer bir ayeti kerimede ise şöyle buyurmuştur:
“Ve gafillerden olma.” (A’raf, 205)
Bu ayet-i kerimeden anlaşıldığı üzere, Allahu Zülcelal gafillerden olmayın buyurduğuna göre bizlerde gafil olmayalım. Tamamen dünya düşüncesi ve vesvese ile namaz kılan kimse sarhoş gibidir.
Çünkü gaflet ile ne söylediğini ve hatta kaç rekat namaz kıldığını bile bilmez. Allah-u Zülcelal diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“Müminler muhakkak felah bulmuşlardır. Ki onlar namaz-larında huşû içindedirler.” (Mü’minun; 1-2)
Allah-u Zülcelal, kurtuluşa giden yolun ilk basamağının namazda huşû olduğunu açıklamıştır. Onun için Hz. Peygamber (Sallallah-u Aleyhi Ve Sellem) bazı hadis-i şeriflerde şöyle buyurmuştur.
“Namaz ancak boyun bükmek ve gönül alçaklığıdır.” (Tirmizi, Nesai)
“Kendilerini fenalıktan alıkoymayan namazın, Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmaktan başka bir kârı olmaz. Gafillerin namazı kendilerini fenalıktan alıkoymaz .” (İbn-i Mace,Nesai,Taberani)
“Nice namaz kılanlar var ki, onların namazdan nasibi zahmet ve yorgunluktur.” (İbn-i Mace, Nesai)
Namaz kılan kimse, Allah-u Zülcelal’e niyazda bulunmaktadır. Gafletle konuşmak ise kesin olarak niyaz etmek değildir.
Kur’an okumada, zikirde, hamd etmede, övme ve niyaz etmede niyet olarak muhatap Allah-u Zülcelal’dir. Ancak gaflet perdesi ile ondan ayrılmış olan kalb onu göremez, müşahade edemez.
Dil adeti üzere alışkanlıkla hareket eder, ancak kalb kime hitap ettiğinden habersizdir. Kalbi parlatmak, Allah-u Zülcelal’i anmayı yenilemek, imanın kalbte kökleşmesini sağlamak için emrolunan namaz, gafletle kılındığı zaman, bu amaca hizmetten ne kadar uzaktır. Kalb huzuru namazın ruhudur.
Namazın faziletini ve kurtuluşumuz için taşıdığı önemi çok iyi anlayıp, kendimizi gafletten uzak tutmaya çaba sarf etmemiz mutlak surette bize büyük mükafatlar kazandıracaktır.

NAMAZIN CANLILIĞI VE BÂTINİ MANALAR
Bu batıni manaları altı başlık altında toplamak mümkündür.
1) Kalb Huzuru: Kalbin kendisine ait olmayan ve kalbi kötü durumlara düşüren hususlardan, kalbin boşaltılıp temizlenmesidir. Kalb huzurunun sebebi duadır. Huzur kalbin duasına bağlıdır. Kalb ancak kişinin istediği şeye hazır olur. Zira kalb yaratılış icabı böyledir. Sahibi-nin ilgi gösterdiği hususların etkisindedir. Kalb namaz esnasında hazır değilse, muhakkak dünya ile ilgili bir düşüncenin etrafında dolaşmaktadır.
Bunun çaresi, kendini her şeyden bertaraf ederek namaza vermektir. Kalbin namaza bağlılığını sağlamak, ahiretin sonsuz bir mutluluk yeri olduğuna, huzurla kılınan namazın ise bunu sağlayan bir araç olduğuna inanıp tasdik etmekle mümkündür.
2-) Anlayış: Bir sözün manasını güzelce anlamak, kalb huzurunun ötesinde daha üstün bir iştir. Bu, sözün manasındaki bilgiyi kalbin kavramasıdır. Nice hoş manalar vardır ki, namaz kılan kimse, o manaları namaz esnasında anlar, bu manalar kendisini edepsizliklerden ve çirkinliklerden men eder. İyi anlayışın sebebi, kalp huzurundan sonra, düşünceyi manayı kavramaya alıştırmak, zihni yormaktır. İlacı yukarıda anlattıklarımızla beraber, tefekküre yönelmek, zihne gelen diğer şeyleri gidermeye çalışmaktır. Bunun tedavi yolu da düşüncelerin cezbesine kapıldığı şeylerden kişinin sıyrılmasıdır.
3-) Ta’zim: Huzur ve anlayışın ötesinde, ikisinin de üzerinde bir duygudur. Ta’zim’in sebebi; kalbe özel bir haldir ki, iki şeyi bilmekten doğar.
a-) Allah-u Zülcelal’in kudret ve azametini bilmektir. Bu da imanın temellerindendir.
b-) Nefsin düşmanlığını, yaratılmış, emir altında bir köle olduğunu bilmektir. Ta ki bunları bilip kendini hakir görerek, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah-u Zülcelal’e karşı huşû’un meydana gelmesi ta’zimdir.
4-) Heybet: Ta’zim’den sonradır. Kaynağı Allah-u Zülcelal’e layık olduğu şekilde hürmet göstermek ve O’nun kudret ve azametinden meydana gelen bir korkudan ibarettir. Heybet ve korku ise nefsin bir halidir. Allah-u Zülcelal’in kudretini, kahrını, herhangi bir hususta küçük bir emirle dileğinin geçerliliğini, eğer O bütün varlıkları yok etmiş olsa mülkünden zerre kadar bir şeyin eksilmeyeceğini bilmekten doğar.
Bir kimsenin Allah-u Zülcelal hakkında bilgisi ne kadar artarsa, korku ve haşyeti de o nisbette artar.
5-) Reca: Allah-u Zülcelal’in rahmetini ümit etmek; yapılan kusurlardan dolayı azabından korkmaktır. Reca’nın sebebi, Allah-u Zülcelal’in lütfunun, kereminin, nimet verişinin yaygınlığını, namaz karşılığında cenneti vaad edişindeki doğruluğunu bilmektir. Allah-u Zülcelal’e karşı inanç, lütfuna karşı bilgi hasıl olunca, şüphesiz bu kuvvetli inançtan ümit doğar.
6-) Haya: Kişinin kendi kusurlarını anlaması ve günahlarını bilip, Allah-u Zülcelal’den utanmasıdır. Hayanın sebebi ise, kişinin ibadette kusurlu olduğunu anlaması, Allah-u Zülcelal’in hakkını yerine getirmekten aciz bulunduğunu idrak etmesi ile olur.
Bunun takviye vasıtası nefsin ayıplarını, afetlerini, samimiyetinin azlığını, bütün hareketlerinde dünya zevklerine karşı meyilli olmasını, diğer taraftan Allah-u Zülcelal’in azamet ve celalinin gerektirdiği yüceliğini, kalpten geçenleri ve iç bünyenin sırlarına Allah-u Zülcelal’in hakkıyla müttali olduğunu bilmektir.
Bunlar kesin bir şekilde meydana geldiği zaman zaruri olarak insanda “haya” meydana gelir.
Tüm sıfatları kazanmanın çaresi, onun sebeplerini hazırlamaktır. Sebebin bilinmesi, ilacın bilinmesi demektir.

KALB HUZURUNU TEMİN EDECEK ÇARELER

Mü’minin, Allah-u Zülcelal’in büyüklüğünü bilerek anması, O’ndan korkması, O’nun rahmetini anması, kusurlarından dolayı O’ndan utanması lazımdır. Mü’min iman ettikten sonra bu vasıflardan ayrılamaz.
Bu vasıfların kuvvetliliği kamil imanın kuvveti nisbetinde ise de, kişinin namazda bu sıfatlardan ayrılmasının sebebi, düşüncenin dağınıklığı, zihnin başka şeylere bölünmesi, kalbin niyazdan uzak durması, namaz kıldığının farkında olmaması gibi hallerden dolayıdır.
Namazın uyanıklıktan ve gafletten uzak bir şekilde devam etmesine engel olan hususlar, kişiye hücum eden bir takım oyalayıcı düşüncelerdir. Kalbin huzurunu bulmasını sağlayan ilaç bu düşünceleri atmaktır. Defedilmek istenen bir şey ancak sebebi yok etmekle giderilir. Bunun içindir ki bunları giderebilmek için sebepleri bilmek gereklidir.
Kalbe hücum eden düşüncelerin sebebi ya dünyevi bir husus veya bâtıni bir husustur. Dünyevi husus, kulağa gelen ve göze görünendir. Çünkü kulak ve göz, peşlerinden gidilip cazibelerine kapılacak kadar insanın düşüncelerine etki ederler.
Neticede de duyulan ve görülen şeyler düşünmeye sebep olur. Ancak namaz için alınan niyetin sağlam olması, bu düşüncelerin organları etkilemesini önler. Zayıf olan kişinin dikkati bu gibi haller karşısında kesinlikle dağılır.
Bu sebepleri bertaraf etmenin ilacı ise, manevi olarak kişiyi meşgul edecek şeyleri kesinlikle göz önünde bulundurmamalıdır. Namaz kılan kimsenin bu hususta, iftitah (başlama) tekbirinden önce ahireti, her şeyi gören Allah-u Zülcelal’in huzurundaki makamın büyüklüğünü hatırlamak çok büyük bir yardımcıdır. Böylece kalp, namaza başlamadan önce kendisini meşgul edecek şeylerden arınmış olur. Bununla huzuru bulamazsa, hastalığı kökünden koparıp atmaya çalışmalıdır. Bunun yolu da, kişinin kendisini kalp huzurundan alıkoyan hususları araştırmasıdır. Kuşkusuz nefis, kişinin önem verdiği şeylere meyl eder. Nefis için önemli olan şey kişinin şehvetleri sebebi ile önemli olmuştur. Öyle ise bunlardan sıyrılarak nefsini cezalandırır. Şunu asla aklımızdan çıkarmamalıyız ki, insanlar namazdaki huşû ve rükunları tam olarak yerine getirişlerine göre mahşer alanına getirilirler. Bunun için namaza duran kimse iki kaşının arasına Kabe’yi, iki ayağının altına da sırat köprüsünü alarak namazını kılmalıdır. Nitekim Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;
“(Onlar suçlulara sorarlar) sizi sakar cehennemine atan nedir? Suçlular şöyle cevap verirler; Biz namaz kılanlardan değildik.” (Müddessir; 40-43)
Allah-u Zülcelal bizleri namazını hakkıyla kılanlardan eylesin. Çünkü nuru ilahiyi görecek ve Allah-u Zülcelal’e yaklaşacaklar ve firdevs cennetine varis olacaklar ancak namaz kılanlardır